Aynı Hastalıkta Farklı Tedavi ve Tedavide Kadın Erkek Farkı...
07:30:51
Kadınlara Aynı Hastalıkta Daha Az Aktif Tedavi Uygulanıyor
Kadınların, erkeklerle aynı tıbbi rahatsızlıklara sahip olduklarında ameliyat, stent, organ nakli ya da güçlü ağrı kesiciler gibi daha aktif tedavilere ulaşma olasılığının daha düşük olabileceğini ortaya koyan kapsamlı bir inceleme yayımlandı. İskoçya’daki St Andrews Üniversitesi‘nden araştırmacıların PLOS One dergisinde yayımlanan çalışması, farklı ülkelerde gerçekleştirilen araştırmalardaki tedavi kararlarını karşılaştırdı ve kadınlarla erkekler arasında dikkat çekici bir fark bulunduğunu ortaya koydu…
Araştırmacılar, 2018-2023 yılları arasında yayımlanan ve kadınlarla erkek hastalara uygulanan tedavileri doğrudan karşılaştıran çalışmaları taradı. Başlangıçta 1.112 bilimsel yayın incelenirken, belirlenen ölçütleri karşılayan 41 çalışma kapsamlı değerlendirmeye alındı. Bunların 38’i geriye dönük hasta kayıtlarını inceleyen çalışmalardan oluşuyordu. Bu 38 araştırmanın 33’ünde erkek ve kadın hastalara uygulanan tedaviler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Çok değişkenli analiz kullanan 29 çalışmanın 25’inde de benzer biçimde tedavi farkı saptandı.
Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri, aynı eğilimin farklı tıp alanlarında ortaya çıkmasıydı. İncelemeye dahil edilen araştırmaların önemli bir bölümü kardiyoloji alanından gelirken; nöroloji, böbrek hastalıkları, organ nakli, cerrahi, acil tıp, endokrinoloji, psikiyatri, anestezi ve birinci basamak sağlık hizmetleri gibi alanlarda da kadın ve erkek hastaların farklı şekilde tedavi edildiğine ilişkin bulgular bulundu. Araştırmacılar, farklı klinik alanlara yayılan bu örüntünün özellikle invaziv ve daha yoğun tedaviler söz konusu olduğunda belirginleştiğini belirtti.
Kalp hastalıklarında belirgin fark
En belirgin farklılıklardan biri kalp ve damar hastalıklarında görüldü. Kalp krizi, kalp yetmezliği ve bazı ritim bozuklukları gibi durumlarda kadın hastaların erkeklere kıyasla ilaç tedavisiyle takip edilme olasılığı daha yüksekken, koroner arter baypas ameliyatı, damar açıcı girişimler veya ablasyon gibi invaziv işlemlere yönlendirilme olasılıklarının daha düşük olduğu bildirildi.
İncelemede ayrıca kadınların kalp damar hastalıklarında kolesterol düşürücü tedaviler alma olasılığının da bazı çalışmalarda daha düşük olduğu görüldü. İsveç’ten bir araştırmada ise kadınların kalp krizi belirtilerinin başlamasından tanı amacıyla çekilen elektrokardiyograma kadar geçen sürenin erkeklere göre daha uzun olduğu belirlendi. Araştırmacılar, kadınların kardiyovasküler hastalıklar üzerindeki klinik araştırmalarda tarihsel olarak yeterince temsil edilmemiş olmasının, bu alandaki tedavi farklılıklarının anlaşılması açısından önemli olduğunu vurguluyor.
St Andrews Üniversitesi‘nden çalışmanın ortak yazarı Dr. Andrew O’Malley, bulguların hekimlere tedavi kararlarının varsayımlardan çok klinik verilere dayanıp dayanmadığını yeniden değerlendirme çağrısı yaptığını belirtiyor. O’Malley‘nin dikkat çektiği araştırmalardan biri, ileri kalp yetmezliği tedavileri için hasta seçimlerinde ekip içindeki karar alma biçiminin kadın ve erkek hastalar açısından farklı sonuçlara yol açabildiğini gösteriyor. Daha iyi işleyen ekiplerde kadınların ileri tedaviler için seçilme olasılığı artarken, daha zayıf ekip işleyişlerinde erkek hastaların daha avantajlı olduğu görüldü.
Cerrahi kararlarında da fark görülüyor
Fark yalnızca kardiyolojiyle sınırlı değildi. Cerrahi alanındaki araştırmalar da kadın hastaların bazı ameliyatlara erkeklerden daha geç yönlendirildiğini gösterdi. Örneğin Kanada’da yaşlı hastalar üzerinde yapılan bir çalışmada kadınların ameliyat önerisi alma olasılığı daha düşük bulundu. Omurga darlığı nedeniyle cerrahi tedavi gündeme gelen kadınların ise ameliyattan önce daha uzun süre cerrahi dışı tedaviler denemelerinin önerildiği bildirildi.
Fıtık cerrahisinde de kadınların endovasküler ya da daha az invaziv kabul edilen yöntemler yerine açık ameliyata yönlendirilme olasılığının daha yüksek olduğu bir çalışma kapsamında görüldü. Araştırmacılar, ameliyat önerildikten sonra kadın ve erkeklerin sonuçları arasında bazı çalışmalarda belirgin bir fark bulunmadığına da dikkat çekiyor. Bu durum, farkın bazı vakalarda tedavinin sonucundan çok hastanın o tedaviye ulaşıp ulaşamaması aşamasında ortaya çıktığını düşündüren bulgular arasında yer alıyor.
Parkinson ve organ naklinde de benzer tablo
Nörolojide Parkinson hastalarıyla ilgili araştırmada, erkek hastaların derin beyin stimülasyonu için değerlendirmeye sevk edilme olasılığının daha yüksek olduğu görüldü. Ancak önemli bir ayrıntı vardı: Sevk edilen hastalar arasında işlemin gerçekten uygulanması bakımından kadın ve erkekler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ameliyat olmamayı tercih eden kadınların oranı ise erkeklerden daha yüksekti. Bu nedenle araştırmacılar, bu örneğin yalnızca hekim kararlarıyla açıklanamayacağını ve hasta tercihinin de tedavi farkında rol oynayabileceğini belirtiyor.
Organ nakli alanında ise karaciğer nakli konusunda incelenen iki çalışmada erkeklerin nakil olma olasılığının kadınlardan daha yüksek olduğu görüldü. Böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize giren kadınların da kalıcı damar erişimine erkeklere göre daha geç geçtiği, daha uzun süre santral venöz kateter kullandığı bildirildi. Kalıcı damar erişimi, uzun süreli diyaliz bakımında tercih edilen yöntem olduğundan, araştırmacılar bu farkı tedaviye erişim açısından ayrıca dikkat çekici buluyor.
Ağrı tedavisinde kadınlar daha az opioid alıyor
Acil sağlık hizmetlerinde de benzer bir farklılık ortaya çıktı. İncelemede kadınların hastane öncesi acil sağlık ekipleri tarafından ağrı tedavisi için opioid alma olasılığının erkeklerden daha düşük olduğu bildirildi. Ayrıca kalp durması yaşayan kadınlara bazı acil müdahalelerin uygulanma olasılığının da daha düşük olduğu çalışmalar bulundu. Bu alandaki başka araştırmalar da ağrı tedavisinde cinsiyet farklılıklarını gündeme getiriyor.
2025 yılında PLOS One‘da yayımlanan başka bir araştırmada, kalple ilişkili göğüs ağrısı nedeniyle acil serviste değerlendirilen hastalarda yaşlı kadınların damar yoluyla morfin alma olasılığının erkeklerden daha düşük olduğu bulundu. Araştırmanın yazarları, ağrı tedavisindeki olası farklılıkların azaltılması için standartlaştırılmış protokollere ihtiyaç olduğunu belirtti.
Farkın nedeni ne olabilir?
St Andrews araştırmacıları, elde edilen bulguların tek başına bunun nedenini ortaya koymadığının özellikle altını çiziyor. İncelenen araştırmaların hiçbiri, kadın ve erkek hastalara farklı tedavi uygulanmasını açıkça öneren klinik kılavuzlara dayanan bir gerekçe ortaya koymadı. Bu nedenle gözlenen farkların ne kadarının klinik açıdan gerekçeli, ne kadarının sağlık sistemindeki eşitsizliklerle bağlantılı olduğu kesin olarak söylenemiyor. Hastanın tedaviyi tercih etmemesi, hastalığın ağırlığı, başka sağlık sorunları ve tedaviye erişimde yaşanan güçlükler de sonuçları etkileyebilecek faktörler arasında sayılıyor.
Araştırmacıların üzerinde durduğu olası açıklamalardan biri, kadınların klinik araştırmalarda uzun yıllar boyunca yeterince temsil edilmemiş olması. Çalışmanın diğer ortak yazarı Dr. Miriam Veenhuizen, bulguların yönünün şaşırtıcı olmadığını ancak farklı tıp alanlarında aynı örüntünün bu kadar tutarlı biçimde görülmesinin dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Veenhuizen’e göre kadınların geçmişte klinik araştırmalarda daha az temsil edilmesi, bazı tedavi kılavuzlarının ağırlıklı olarak erkeklerden elde edilen verilere dayanmasına yol açmış olabilir.
Bir diğer olası mekanizma ise semptomların değerlendirilme biçimi. Araştırmada atıf yapılan önceki çalışmalar, hekimlerin kadın hastaların bazı şikâyetlerini kaygı veya aşırı endişeyle ilişkilendirmeye daha yatkın olabildiğini ve bunun tanı hatalarına yol açabileceğini ileri sürüyor. Andrew O’Malley de kadınların belirtilerinin kaygıya bağlanmasının ve test sonuçları olumlu olsa bile tanısal hataların yapılmasının, tedaviye ulaşmada fark yaratabilecek mekanizmalardan biri olduğunu belirtiyor.
Araştırmanın sınırları da var
Bununla birlikte araştırmacılar, elde edilen sonuçların bütün sağlık hizmetlerine ve bütün kadın hastalara genellenmemesi gerektiğini vurguluyor. İncelemedeki çalışmaların büyük bölümünün Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılmış olması, sağlık sistemleri arasındaki farklılıklar nedeniyle sonuçların diğer ülkelere doğrudan aktarılmasını sınırlıyor. Ayrıca 41 çalışmanın tamamına yakını tıbbi kayıtlara dayalı ve geriye dönük araştırmalardan oluşuyor. Bu nedenle bazı değişkenlerin yeterince hesaba katılmamış olma ihtimali bulunuyor. Çalışmaların önemli bölümünde eşlik eden hastalıklar veya etnik köken gibi faktörler de eksiksiz şekilde raporlanmamıştı.
Bir başka önemli ayrıntı ise araştırmanın aslında “toplumsal cinsiyet”ten çok tıbbi kayıtlarda bulunan biyolojik cinsiyet sınıflandırmasına dayanması. Araştırmacılar, incelenen çalışmaların hiçbirinin hastaların toplumsal cinsiyetini ayrı bir değişken olarak ele almadığını belirtiyor. Dolayısıyla sonuçlar kadın ve erkek hastalar arasındaki tedavi farklarını ortaya koyarken, bu farkların toplumsal cinsiyet kimliğiyle nasıl ilişkili olduğunu göstermiyor.
İncelemenin dikkat çektiği bir başka nokta da araştırma alanındaki dengesizlik. Araştırmacılar, 2018-2023 döneminde hekimler ve diğer sağlık çalışanları açısından cinsiyet eşitsizliğini ele alan 551 çalışma bulunmasına karşın, hastalara uygulanan tedavilerde cinsiyet farkını doğrudan inceleyen yalnızca 41 çalışma tespit etti. Veenhuizen, bu durumu araştırılması gereken önemli bir boşluk olarak değerlendiriyor. Araştırmacılar şimdi benzer farklılıkların YZ sistemlerinin ürettiği sonuçlarda da ortaya çıkıp çıkmadığını araştırmayı planlıyor.
Çalışmanın ortaya koyduğu temel tablo, kadın ve erkek hastaların aynı sağlık sorunuyla sağlık sistemine başvurduğunda her zaman aynı tedavi yolundan ilerlemediği yönünde. Özellikle kalp hastalıkları, cerrahi, organ nakli, diyaliz ve acil tıp gibi alanlarda kadınların daha az invaziv ya da daha az yoğun tedavilere yönlendirilmesine ilişkin bulguların birden fazla araştırmada tekrarlanması dikkat çekiyor. Ancak araştırmacılar bunun otomatik olarak her farklılığın ayrımcılık olduğu anlamına gelmediğini; hasta tercihi, hastalığın özellikleri ve klinik kararların da sonuçları etkileyebileceğini vurguluyor. Asıl soru ise ortaya çıkan farkların ne kadarının tıbbi gerekçelerle, ne kadarının sağlık sistemindeki mevcut önyargılar ve tarihsel veri eksiklikleriyle açıklanabileceği.
Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…