e-BİLGİ, e-MAGAZİN

Zekâ, Akıl Ve Bilgelik Aynı Şey Değil

zeka-akil-ve-bilgelik-ayni-sey-degil

Zekâ Düşünür, Akıl Tartışır, Bilgelik Seçer...

10:30:54

Zekâdan Akla, Akıldan Bilgeliğe

İnsanları tanımlarken “zeki”, “akıllı”, “çok akıllı” ya da “düşünceli” gibi ifadeleri çoğu zaman birbirinin yerine kullanıyoruz. Oysa biraz yakından bakıldığında zekâ ile aklın aynı şeyi anlatmadığı görülüyor. Hatta zaman zaman birbirine zıt örneklerle karşılaşmamızın nedeni de büyük ölçüde burada yatıyor. Çok zeki olduğu herkes tarafından kabul edilen bir insanın son derece yanlış kararlar verebilmesi, buna karşılık olağanüstü bir zekâ göstermeyen birinin hayatın önemli dönemeçlerinde son derece isabetli davranabilmesi ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Aslında değildir…

Bu farkı anlamak için önce zekâ ile aklı birbirinden ayırmak gerekiyor. En sade ifadeyle zekâ, bir insanın öğrenme, kavrama, ilişki kurma, problem çözme, yeni durumlara uyum sağlama ve bilgiyi işleme kapasitesiyle ilgilidir. Akıl ise sahip olunan bilgiyi ve zihinsel kapasiteyi kullanarak muhakeme etmek, seçenekleri tartmak, sonuçları değerlendirmek ve uygun bir karar verebilmekle daha yakından ilişkilidir.

Bu nedenle zekâyı bir tür zihinsel kapasite, aklı ise bu kapasitenin kullanılma biçimi olarak düşünmek mümkündür. Elbette bu tanım bütün felsefi ve psikolojik ayrıntıları açıklamaz ama gündelik kullanımda aradaki farkı oldukça iyi ortaya koyar.

Zekâ Ne İşe Yarar

Zekâ dediğimizde aslında tek bir yetenekten söz etmiyoruz. Bir insan matematiksel ilişkileri çok hızlı kavrayabilirken başka biri dilsel becerilerde, mekânsal düşünmede, örüntüleri fark etmede ya da sosyal durumları çözümlemede daha başarılı olabilir. Bu nedenle zekânın tek bir düğme gibi açılıp kapanan basit bir özellik olduğunu düşünmek de doğru değildir.

Yüksek bilişsel kapasite, bir kişinin karmaşık ilişkileri daha kolay görmesini, daha hızlı öğrenmesini, yeni durumlarla karşılaştığında daha çabuk çözüm üretmesini sağlayabilir. Özellikle bilgi yoğun alanlarda bu önemli bir avantajdır. Bir matematik probleminin çözümünü kısa sürede bulabilmek, yeni bir programlama dilini hızlı öğrenmek ya da çok sayıda değişkeni aynı anda değerlendirebilmek zihinsel kapasitenin güçlü olduğunu gösterebilir.

Fakat burada önemli bir sınır vardır. Bir problemi çözebilmek ile o problemin çözülmesi gerekip gerekmediğini bilmek aynı şey değildir.

Bir insan çok zor bir problemi kusursuz biçimde çözebilir ama yanlış problemi çözmüş olabilir. Üstelik bunu fark etmeyebilir. Zekânın önemli özelliklerinden biri “yapabilmek”tir. Fakat hayatta çoğu zaman asıl mesele “yapabilmek” değil, “neyi, neden ve ne zaman yapmak gerektiğini” anlayabilmektir.

Akıl dediğimiz kavram işte bu noktada devreye girer.

Akıl Ne Anlatır

Akıl kavramını yalnızca “zekânın daha gelişmiş hali” olarak görmek doğru değildir. Akıl daha çok değerlendirme, muhakeme, ölçüp biçme, neden-sonuç ilişkisi kurma ve davranışın sonuçlarını hesaba katma kapasitesiyle ilişkilidir.

Örneğin bir insan çok büyük bir tartışmayı tek bir cümleyle kazanabilecek durumda olabilir. Karşısındaki kişinin açıklarını, çelişkilerini ve zayıf noktalarını çok iyi görebilir. Fakat bunu kullanmaması gerektiğini düşünüyorsa burada zekâdan farklı bir zihinsel süreç devreye girer. Çünkü artık mesele “Bunu yapabilir miyim?” değil, “Bunu yapmam doğru olur mu, bana veya karşımdakine ne sonuç doğurur?” sorusudur.

Akıl çoğu zaman fren mekanizması gibi çalışır. Zekâ hız kazandırabilir; akıl ise hangi yöne gidileceğini sorgular.

Bu yüzden günlük hayatta “çok zeki ama akılsız” dediğimiz insanlar vardır. Burada aslında söylenmek istenen kişinin zihinsel kapasitesinin düşük olduğu değildir. Tam tersine çoğu zaman yüksek olduğu kabul edilir. Eleştirilen şey, bu kapasitenin doğru kullanılmamasıdır.

Aynı şekilde “çok zeki değil ama akıllı” dediğimiz bir insan da vardır. Bu kişi olağanüstü soyutlama yapamayabilir, karmaşık matematiksel problemleri çözemeyebilir veya çok hızlı öğrenmeyebilir. Buna rağmen geçmiş deneyimlerinden sonuç çıkarabilir, riskleri doğru değerlendirebilir, neyi bilmediğini fark edebilir ve büyük hatalardan kaçınabilir.

Burada zekânın eksikliğinden çok, muhakemenin işlevselliği dikkat çeker.

Zekâ Olmadan Akıl Olur Mu

Bu sorunun cevabı “evet” ya da “hayır” diye tek kelimeyle verildiğinde eksik kalır.

Eğer “zekâ yok” derken hiçbir bilişsel kapasiteden söz edilmiyorsa, yani kişi algılayamıyor, öğrenemiyor, hatırlayamıyor, ilişki kuramıyor ve neden-sonuç bağlantısı kuramıyorsa anlamlı bir akıl yürütmeden bahsetmek elbette mümkün değildir. Çünkü akıl yürütmenin kendisi belirli bir zihinsel işlem kapasitesi gerektirir.

Ama “zekâ düşük” ile “zekâ yok” aynı şey değildir.

Düşük veya ortalama bilişsel kapasiteye sahip bir insan gayet isabetli kararlar verebilir. Bunun nedeni aklın yalnızca ham zekâdan oluşmamasıdır. Deneyim, öğrenilmiş davranış kalıpları, özdenetim, dikkat, sabır, sosyal deneyim ve geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarma gibi unsurlar muhakemenin niteliğini büyük ölçüde etkileyebilir.

Örneğin karmaşık bir yatırım modelini anlayamayan bir insan, “Anlamadığım şeye bütün paramı yatırmayayım” diyebilir. Bu kararın arkasında ileri düzey matematiksel zekâ bulunmayabilir. Fakat kişinin kendi sınırını bilmesi, riskin farkına varması ve kendisini kontrol edebilmesi ciddi bir muhakeme becerisidir.

Bir başka insan ise finansal tabloları çok hızlı okuyabilir, karmaşık ekonomik ilişkileri çözebilir ve herkesten daha hızlı analiz yapabilir. Fakat aşırı özgüven nedeniyle bütün parasını tek bir riskli girişime yatırabilir. Burada zekâ vardır ama akıllı davranış yoktur.

Tecrübe Zekânın Açığını Kapatabilir

İnsan hayatında ilginç olan noktalardan biri de deneyimin zaman zaman ham bilişsel kapasitenin eksiklerini telafi edebilmesidir.

Genç bir insan çok hızlı düşünebilir, çok güçlü bir hafızaya sahip olabilir ve yeni bilgileri kolaylıkla öğrenebilir. Buna karşılık hayat deneyimi sınırlı olduğu için bazı durumlarda olayların ikinci ve üçüncü dereceden sonuçlarını öngöremeyebilir.

Daha ileri yaştaki başka bir insan ise aynı hızda düşünmeyebilir. Ancak benzer durumları daha önce yaşamış olabilir. İnsan davranışlarındaki bazı kalıpları tanıyabilir, risk işaretlerini daha erken fark edebilir ve “Bu işin sonunun nereye varacağını biliyorum” diyebilir.

İşte burada akıl ile zekâ arasındaki ayrım daha görünür hale gelir.

Tecrübe yeni bir bilgisayar işlemcisi gibi zihni mutlaka daha hızlı yapmaz. Fakat karar verirken kullanılabilecek örüntülerin sayısını artırır. İnsan bazen bir problemi ayrıntılı biçimde analiz ettiği için değil, daha önce benzer bir problemle karşılaştığı için doğru sonuca ulaşır.

Bu nedenle yaş ilerledikçe her insanın otomatik olarak daha akıllı hale geldiğini söylemek de doğru değildir. Deneyim ancak değerlendiriliyor, hatalardan ders çıkarılıyor ve davranışlara yansıtılıyorsa muhakemeyi güçlendirir. Aynı hatayı yirmi kez yapan birinin yirmi yıllık deneyimi olması, yirmi yıllık öğrenme anlamına gelmez.

Akıl İle Sağduyu Aynı Şey Değil

Akıl konusunu konuşurken sağduyu kavramını da ayırmak gerekiyor. Sağduyu, çoğu zaman günlük hayatta işe yarayan pratik muhakemeyi anlatır. İnsanların uzun uzun düşünmeden “Bu işte bir tuhaflık var” diyebilmesi buna örnek gösterilebilir.

Bir kişinin karşısındaki açıklamanın teknik ayrıntılarını anlayamaması, onun açıklamanın güvenilmez olduğunu sezmesine engel olmayabilir. Çünkü sağduyu, yalnızca teknik bilgiye değil, gündelik deneyime ve sosyal örüntülere de dayanır.

Bu nedenle çok eğitimli veya çok zeki bir insanın sağduyudan yoksun davranması mümkündür. Tersine, akademik olarak çok güçlü olmayan bir insan gündelik hayatın bazı sorunlarında son derece sağlam muhakeme gösterebilir.

Ancak sağduyu da yanılmaz değildir. İnsanların sezgileri, önyargıları ve geçmiş deneyimleri bazen onları yanlış yönlendirebilir. Dolayısıyla “içime doğdu” ile “akıl yürüttüm” aynı şey değildir.

Akıl daha sistematik bir değerlendirmeyi gerektirir.

Bilgelik Nerede Devreye Giriyor

Zekâ ve aklın yanına üçüncü bir kavram eklediğimizde tablo daha da anlaşılır hale gelir: bilgelik.

Zekâ, karmaşık bir problemi çözebilir.

Akıl, bu çözümün sonuçlarını değerlendirebilir.

Bilgelik ise hangi sonucun peşinden gitmenin gerçekten değerli olduğunu sorgular.

Bir bilim insanı yeni bir teknolojinin yapılabilir olduğunu gösterebilir. Mühendis onu güvenilir biçimde tasarlayabilir. Bir yönetici bunun ekonomik olarak uygulanabilir olduğunu hesaplayabilir. Fakat bütün bunlardan sonra hâlâ şu soru kalır: “Bunu yapmak gerçekten doğru mu?

Bu soru yalnızca teknik kapasiteyle cevaplanamaz.

Bilgelik burada uzun vadeli sonuçları, insan hayatını, değerleri ve olası bedelleri birlikte düşünmeye yönelir. Bu yüzden bilge insanın mutlaka olağanüstü yüksek bir zekâya sahip olması gerekmez. Fakat bilgelik, çoğu zaman güçlü bir muhakeme, deneyim ve sonuçları yalnızca kendisi açısından değil daha geniş bir çerçevede değerlendirme kapasitesi gerektirir.

Çok Zeki İnsan Neden Yanlış Karar Verir

Zekânın yanlış kararları önleyeceğine dair yaygın bir varsayım vardır. Oysa yüksek zekâ bazen yanlış karar vermeyi engellemek yerine yanlış kararı savunmayı kolaylaştırabilir.

Çok zeki bir insan kendi düşüncesini destekleyen çok sayıda gerekçe üretebilir. Bir hata yaptığında bu hatayı kabul etmek yerine onu savunacak son derece sofistike açıklamalar geliştirebilir. Başka bir deyişle zihinsel kapasite, gerçeği bulmak için de kullanılabilir, kişinin kendisini haklı çıkarması için de.

Bu ayrım çok önemlidir.

Bir insanın çok iyi argüman üretebilmesi, o argümanın doğru olduğu anlamına gelmez. Hatta bazen yüksek zekâ, kişinin kendi hatasını görmesini zorlaştırabilir. Çünkü kendisini ikna edecek kadar güçlü karşı argümanlar üretmekte de başarılı olabilir.

Dolayısıyla sağlıklı muhakemenin önemli parçalarından biri yalnızca düşünmek değil, yanılabileceğini hesaba katmaktır.

Belki de aklın en önemli göstergelerinden biri budur: Kişi kendi zihninin de hata yapabileceğini kabul edebiliyor mu?

Yapay Zekâ Meselesinde Ayrım Neden Önemli

Bugün zekâ ile akıl arasındaki ayrım yalnızca insanları anlamak açısından değil, yapay zekâyı anlamak açısından da son derece önemli hale gelmiş durumda.

Bir yapay zekâ sistemi çok büyük miktarda bilgiyi işleyebilir, karmaşık problemleri çözebilir, kod yazabilir, stratejiler geliştirebilir ve insanların uzun süre üzerinde çalışacağı bir işi kısa sürede tamamlayabilir. Bu özelliklerin tümü onun bilişsel kapasitesinin çok yüksek olduğuna işaret edebilir.

Fakat buradan doğrudan “O halde akıllıdır” sonucu çıkarılamaz.

Çünkü yüksek problem çözme kapasitesi ile uygun amaç seçimi aynı şey değildir.

Bir sistem kendisine verilen hedefi son derece etkili biçimde gerçekleştirebilir ama hedefin kendisinin sakıncalı olduğunu değerlendirecek bir muhakemeye sahip olmayabilir. Hatta hedefi yerine getirirken insanların öngörmediği yolları kullanabilir. Buradaki temel sorun zekânın düşük olması değil, kapasite ile amaç arasındaki ilişkinin insan beklentileriyle örtüşmemesidir.

Tam da bu nedenle yapay zekâ tartışmalarında yalnızca “Ne kadar zeki olacak?” sorusu yeterli değildir. “Neye göre davranacak?”, “Hangi sınırlar içinde çalışacak?”, “Hatalı bir davranışı fark ettiğinde durabilecek mi?”, “Verilen amacı yorumlarken hangi ilkeleri kullanacak?” gibi sorular da aynı derecede önemlidir.

Başka bir ifadeyle, daha güçlü problem çözme kapasitesi otomatik olarak daha iyi muhakeme anlamına gelmez.

Zekâ, Akıl Ve İnsan Olmak

İnsan zihninin ilginç tarafı, zekâ ile aklın çoğu zaman aynı insanda farklı düzeylerde bulunabilmesidir. Bir insan bazı alanlarda olağanüstü yetenekli, bazı alanlarda ise son derece düşüncesiz olabilir. Matematikte çok başarılı olup insan ilişkilerinde kötü kararlar verebilir. İş hayatında son derece stratejik davranırken özel hayatında aynı ölçüyü gösteremeyebilir.

Bunun nedeni zihnin tek parça bir mekanizma olmamasıdır.

İnsan, hesap yaparken başka, öfkelenirken başka, korkarken başka, çıkarlarını korumaya çalışırken başka türlü davranabilir. Bu nedenle “zeki insan her zaman doğru karar verir” şeklindeki varsayım gerçek hayatı açıklamakta yetersiz kalır.

Asıl fark, kişinin kapasitesini hangi koşullarda ve nasıl kullandığında ortaya çıkar.

Belki bu nedenle günlük dilde “akıllı insan” dediğimiz kişiyi yalnızca hızlı düşünen kişi olarak tanımlamıyoruz. Daha çok, gerektiğinde duran, bilmediğini kabul eden, sonuçları hesaplayan, deneyimden yararlanan ve her bildiğinin her durumda kullanılmaması gerektiğini anlayan kişiyi akıllı buluyoruz.

Bu açıdan bakıldığında akıl, zekânın alternatifi değil; onun gerçek hayatta nasıl kullanılacağını belirleyen daha geniş bir muhakeme çerçevesidir.

Son Söz Yerine

Zekâ ile akıl arasındaki farkı tek cümlede anlatmak gerekirse, zekâ “ne kadar karmaşık düşünebildiğimizle”, akıl ise “bu düşünme kapasitesini ne kadar isabetli kullandığımızla” ilgilidir.

Zekâ bize daha güçlü bir motor verebilir. Akıl ise o motorla nereye gideceğimizi sorgular.

Bu nedenle zekâ düşük olduğu halde akıllı davranmak mümkündür; çünkü insanın muhakemesi yalnızca ham bilişsel kapasiteden oluşmaz. Deneyim, özdenetim, dikkat, öğrenme, hata farkındalığı ve sonuçları değerlendirme becerisi de aklın parçalarıdır. Bununla birlikte zekânın tamamen yokluğunda karmaşık bir muhakemenin sürdürülmesi de mümkün değildir. Yani akıl zekâdan bağımsız değildir, fakat zekâya indirgenemez.

Belki daha da önemlisi, yüksek zekânın tek başına iyi kararın garantisi olmadığıdır. Bir insan çok karmaşık problemleri çözebilir ve yine de hayatının en basit kararlarında hata yapabilir. Başka biri ise aynı entelektüel kapasiteye sahip olmadığı halde ne zaman geri çekilmesi, ne zaman soru sorması ve ne zaman “Bunu bilmiyorum” demesi gerektiğini bilebilir.

Buradan çıkan sonuç oldukça basit ama önemli: Zekâ, düşünmenin gücünü; akıl, düşünmenin yönünü ve ölçüsünü anlatır.

Ve yapay zekâ çağında belki de en önemli soru, makinelerin ne kadar zeki olacağı değil, zekâyı hangi amaçlarla ve hangi sınırlar içinde kullanacaklarının nasıl belirleneceği olacaktır.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…
Etiketler: ,
error: İçerik korunmaktadır !!