Lupus Riskinin Ardındaki Evrimsel Takas...
00:52:58
Lupus Riskini Artıran Gen Neden Hâlâ Var?
İnsan genomunda bugün hâlâ varlığını sürdüren bazı genetik özellikler ilk bakışta bir avantajdan çok dezavantaj gibi görünüyor. Oysa evrim açısından mesele her zaman bu kadar basit değil. Bir gen varyantı belirli koşullarda hastalık riskini artırırken, başka bir koşulda hayatta kalma şansını yükseltebiliyor. Bilim insanlarının lupusla ilişkili bir gen varyantına ilişkin yeni araştırması da bu karmaşık dengeyi ortaya koyuyor…
Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70’inin, lupus riskini artırdığı düşünülen belirli bir genetik varyantın en az bir kopyasını taşıdığı tahmin ediliyor. Sistemik lupus eritematozus olarak da bilinen lupus, bağışıklık sisteminin kendi hücre ve dokularına saldırmasıyla ortaya çıkan kronik bir otoimmün hastalık. Hastalık kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterebilse de yoğun yorgunluk, ateş, eklem ve kas ağrıları, cilt döküntüleri gibi belirtilere yol açabiliyor. Bazı vakalarda böbrekler, kalp, akciğerler, sinir sistemi ve diğer organlar da etkilenebiliyor.
Buradaki temel soru ise oldukça ilginç: Eğer söz konusu gen varyantı otoimmün bir hastalığın gelişme riskini artırıyorsa, insanlık tarihi boyunca doğal seçilim bu varyantı neden ortadan kaldırmadı?
Evrimsel açıdan bakıldığında bunun önemli bir açıklaması olabilir. Araştırmacılar, fareler ve insan hücreleri üzerinde gerçekleştirdikleri deneylerin yanı sıra insanlık tarihine ilişkin genetik verileri inceleyerek, lupus riskini artıran bu varyantın aynı zamanda bağışıklık sisteminin virüslere karşı verdiği yanıtı güçlendirmiş olabileceğini öne sürüyor.
Başka bir ifadeyle, bugün bazı insanlarda hastalık riskini yükselten genetik özellik, geçmişte çok daha ölümcül bir tehdide karşı önemli bir avantaj sağlamış olabilir.
Bu ihtimali anlamak için insanlığın geçmişte karşı karşıya kaldığı koşulları düşünmek gerekiyor. Modern tıbbın olmadığı dönemlerde viral enfeksiyonlar, günümüzde olduğundan çok daha ciddi sonuçlar doğurabiliyordu. Antiviral ilaçların, aşıların, yoğun bakım ünitelerinin ve gelişmiş hijyen koşullarının bulunmadığı toplumlarda bağışıklık sisteminin enfeksiyonlara hızlı ve güçlü bir tepki verebilmesi hayati önem taşıyordu.
Bu nedenle doğal seçilim yalnızca “hangi gen hastalığa neden oluyor?” sorusuyla açıklanmıyor. Daha doğru soru, belirli bir genetik özelliğin geçmişte taşıyıcısına hangi avantajları ve hangi bedelleri sağladığı. Eğer bir varyant, ölümcül enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir bağışıklık tepkisi oluşturuyorsa, bu özelliği taşıyan insanların hayatta kalma ve üreme ihtimali artabilir. Aynı varyantın ilerleyen yaşlarda otoimmün hastalık riskini yükseltmesi ise doğal seçilim açısından daha düşük bir maliyet oluşturmuş olabilir.
Araştırmanın dikkat çekici tarafı tam da burada ortaya çıkıyor. Bilim insanları, söz konusu genetik varyantın bağışıklık sistemi üzerindeki etkisini yalnızca insanlardaki hastalıklarla ilişkilendirmekle kalmadı; fare modelleri ve insan hücreleri üzerinde yapılan deneylerle bu varyantın bağışıklık yanıtını nasıl değiştirebileceğini de araştırdı.
Bağışıklık sistemi normalde oldukça hassas bir denge içinde çalışır. Bir enfeksiyonla karşılaşıldığında virüsü veya bakteriyi ortadan kaldırmak için güçlü bir savunma mekanizması devreye girer. Ancak bu yanıtın gerektiğinden fazla güçlenmesi, bağışıklık sisteminin kendi dokularına zarar vermesine neden olabilir. Otoimmün hastalıkların temelinde de büyük ölçüde bu kontrol kaybı bulunuyor.
Dolayısıyla enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir bağışıklık tepkisi her koşulda avantaj anlamına gelmiyor. Bir virüsle mücadele sırasında güçlü bir bağışıklık yanıtı hayat kurtarıcı olabilirken, aynı sistem enfeksiyon ortadan kalktıktan sonra yeterince frenlenmezse kişinin kendi hücrelerine zarar vermeye başlayabiliyor.
Lupus da bu biyolojik dengenin bozulmasının çarpıcı örneklerinden biri. Bağışıklık sistemi yalnızca dışarıdan gelen tehditleri hedef almakla kalmayıp kişinin kendi dokularına karşı da saldırıya geçtiğinde kronik iltihaplanma ve organ hasarı gelişebiliyor.
Araştırmacıların öne sürdüğü evrimsel açıklama bu nedenle bir tür biyolojik takas fikrine dayanıyor. Gen varyantı geçmişte viral enfeksiyonlara karşı daha güçlü savunma sağladıysa, doğal seçilim bu özelliği tamamen ortadan kaldırmak yerine popülasyonda korumuş olabilir. Bunun sonucunda modern insanlarda aynı varyant, artık farklı yaşam koşulları ve farklı hastalık baskıları altında başka bir sonuç doğuruyor olabilir.
Burada özellikle önemli olan nokta, bunun “lupusa neden olan gen” şeklinde anlaşılmaması. Lupus tek bir genin varlığıyla ortaya çıkan basit bir hastalık değil. Genetik yatkınlık, bağışıklık sisteminin özellikleri, çevresel etkenler, hormonlar, enfeksiyonlar ve başka birçok faktör hastalığın gelişiminde rol oynayabiliyor. Dolayısıyla söz konusu varyantı taşıyan bir kişinin mutlaka lupus geliştireceği söylenemez.
Benzer şekilde, bu genetik özelliğin insanları virüslere karşı kesin olarak koruduğunu söylemek de araştırmanın ortaya koyduğu mekanizmayı aşan bir yorum olur. Araştırmanın asıl önemi, varyantın neden insan popülasyonunda bu kadar yaygın kalmış olabileceğine dair güçlü bir evrimsel açıklama sunması.
Bu durum tıp açısından da daha geniş bir gerçeğe işaret ediyor. İnsan bağışıklık sistemi, milyonlarca yıllık evrim boyunca bugünkü haline gelirken yalnızca modern dünyanın hastalıklarıyla karşılaşmadı. Atalarımız için ciddi tehdit oluşturan enfeksiyonlar, parazitler ve diğer patojenler de bağışıklık sisteminin şekillenmesinde önemli rol oynadı. Geçmişte avantaj sağlayan bazı bağışıklık özellikleri, günümüzde otoimmün hastalıklar gibi farklı sorunların ortaya çıkmasına katkıda bulunabiliyor.
Bilim insanları bu nedenle bağışıklık sistemindeki bazı genetik farklılıkları yalnızca “iyi” veya “kötü” olarak sınıflandırmak yerine, hangi koşullarda avantaj veya dezavantaj sağladıklarını anlamaya çalışıyor. Lupusla ilişkili bu gen varyantı da bunun dikkat çekici örneklerinden biri.
Belki de insan evriminin en ilginç taraflarından biri burada yatıyor: Bugün bize zararlı görünen bir genetik özellik, geçmişte hayatta kalmanın bedeli olabilir. Atalarımızın karşı karşıya olduğu hastalıklar ve çevresel tehditler değiştikçe, aynı biyolojik özelliklerin sonuçları da değişebiliyor.
Bu açıdan bakıldığında lupus riskini artıran gen varyantının insanlarda hâlâ bu kadar yaygın olması bir evrimsel “hata” olmak zorunda değil. Tam tersine, geçmişte enfeksiyonlara karşı sağladığı avantaj, taşıyıcılarının hayatta kalmasına katkıda bulunmuş ve doğal seçilim yoluyla varyantın nesiller boyunca korunmasına yardımcı olmuş olabilir. Günümüzde ise aynı güçlü bağışıklık yanıtı, bazı kişilerde bağışıklık sisteminin kendi dokularına yönelmesine ve lupus gibi otoimmün hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabiliyor.
Araştırmanın ortaya koyduğu tablo, insan genomunun neden yalnızca faydalı ve zararlı genlerden oluşan basit bir katalog olarak görülemeyeceğini de gösteriyor. Bir genin etkisi, içinde bulunulan çevreye, yaşa, başka genetik özelliklere ve karşılaşılan hastalık etkenlerine göre değişebiliyor. Evrim de çoğu zaman kusursuz çözümler üretmiyor; belirli koşullarda işe yarayan özellikleri, beraberinde bazı riskler taşısa bile koruyabiliyor.
Lupusla ilgili bu bulguların önemi de yalnızca geçmişimizi anlamakla sınırlı değil. Bağışıklık sisteminin enfeksiyonlara karşı ne kadar güçlü yanıt vermesi gerektiği ile kendi dokularına zarar vermeyecek kadar kontrollü kalması arasındaki dengeyi anlamak, gelecekte otoimmün hastalıkların tedavisine yönelik yeni yaklaşımların geliştirilmesine de katkı sağlayabilir. İnsanlık için geçmişte avantaj sağlayan bir bağışıklık mekanizmasının bugün nasıl hastalığa dönüşebildiğini anlamak, bu mekanizmayı daha hassas biçimde kontrol etmenin yollarını bulmak açısından önemli bir adım olabilir.
Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…