e-BİLGİ, e-HABER, e-MAGAZİN

Gıdıklanma Neden Evrensel?

gidiklanma-neden-evrensel

Gıdıklanma Bir Savunma mı?..

00:43:08

Gıdıklanmanın Evrensel Haritası

Gıdıklanma, gündelik hayatta son derece sıradan görünen ancak sinir sistemi açısından oldukça karmaşık bir duyusal deneyim. Birinin parmağını boynumuzda gezdirmesiyle irkilmemiz, koltuk altımıza dokunulduğunda istemsizce gülmemiz veya ayak tabanımıza hafifçe temas edildiğinde bacağımızı çekmemiz, aslında beynin dokunmayı nasıl algıladığına ilişkin önemli ipuçları taşıyor…

Son yıllarda yapılan araştırmalar, gıdıklanmanın yalnızca kişisel deneyimlerden veya kültürel alışkanlıklardan ibaret olmadığını gösteren önemli bulgular ortaya koydu. Farklı ülkelerden insanların gıdıklanmaya verdiği tepkiler incelendiğinde, vücudun belirli bölgelerinin şaşırtıcı ölçüde ortak biçimde hassas olduğu görülüyor. Çinli, Hollandalı ve Yunan katılımcılarla gerçekleştirilen araştırmalarda ortaya çıkan vücut haritaları, gıdıklanmaya en duyarlı bölgelerin kültürden bağımsız biçimde büyük ölçüde örtüştüğünü gösterdi.

Boyun, koltuk altları, karın bölgesi ve ayak tabanları bu ortak haritanın en dikkat çekici bölgeleri arasında yer alıyor.

Bu sonuç, gıdıklanmanın öğrenilmiş bir kültürel davranıştan ziyade insan sinir sisteminin derinlerinde yer alan biyolojik bir özellik olabileceğini düşündürüyor. Daha da ilginci, benzer tepkilerin diğer büyük maymunlarda da görülmesi, gıdıklanmanın insan evriminde oldukça eski bir geçmişe sahip olabileceğine işaret ediyor.

Neden bazı bölgeler daha hassas?

İnsan vücudunun her bölgesi aynı ölçüde gıdıklanmıyor. Elimizin üstüne hafifçe dokunmak çoğu zaman sıradan bir temas olarak algılanırken, aynı hareketin boynun yan tarafında veya ayak tabanında yapılması çok daha güçlü bir tepki yaratabiliyor.

Bunun önemli nedenlerinden biri, bu bölgelerin duyusal özellikleri.

Derimizde dokunma, basınç, sıcaklık, titreşim ve ağrı gibi farklı uyaranları algılayan çok sayıda sinir ucu bulunuyor. Beyin, bu reseptörlerden gelen sinyalleri yalnızca “dokunma” olarak değerlendirmiyor; dokunmanın nerede gerçekleştiğini, ne kadar güçlü olduğunu, ne kadar hızlı değiştiğini ve vücudun o bölgesindeki diğer duyusal bilgileri de hesaba katıyor.

Gıdıklanma ise bu sistemin basit bir sonucu değil. Hafif ve düzensiz bir temas, özellikle de kişinin ne zaman ve nerede gerçekleşeceğini tahmin edemediği bir dokunuş, beynin dikkatini çok daha fazla çekebiliyor.

Bu nedenle gıdıklanma, sıradan dokunma ile ağrı veya zevk arasında basit bir noktada bulunmuyor. Kendine özgü bir somatosensoriyel deneyim olarak değerlendiriliyor.

Gıdıklanma neden güldürüyor?

Gıdıklanmanın en ilginç özelliklerinden biri, çoğu zaman gülme veya gülmeye benzer istemsiz tepkiler ortaya çıkarması.

Burada önemli bir ayrım var: Gıdıklanma nedeniyle ortaya çıkan gülme, mutlaka kişinin eğlendiği anlamına gelmiyor.

Bir insan gerçekten komik bir şeye güldüğünde ortaya çıkan davranış ile gıdıklanma sırasında verdiği tepki birbirine benzese de beynin bu iki durumu işleme biçimi aynı değil. Gıdıklanan bir kişi bazen bundan hoşlanmadığını açıkça söylerken bile gülmeye devam edebilir.

Bu durum, gıdıklanma sırasında ortaya çıkan gülmenin yalnızca mizah veya mutlulukla açıklanamayacağını gösteriyor.

Gıdıklanmanın neden gülmeye yol açtığı kesin olarak çözülebilmiş değil. Bunun sosyal iletişimle bağlantılı olduğu düşünülüyor. Özellikle çocukluk döneminde ebeveynler ve çocuklar arasındaki fiziksel oyunlarda gıdıklanma sık görülüyor. Kahkaha, kaçma, yeniden yaklaşma ve tekrar gıdıklanma gibi davranışlar, insanlar arasındaki sosyal bağın gelişmesine katkıda bulunabiliyor.

Bu nedenle gıdıklanmanın hem duyusal hem de sosyal bir boyutu bulunuyor.

Darwin’in şaşırtıcı teorisi

Gıdıklanmanın neden özellikle bazı bölgelerde yoğunlaştığı sorusu aslında yeni değil. Charles Darwin, 19. yüzyılda gıdıklanma üzerine dikkat çekici bir teori ortaya atmıştı.

Darwin‘e göre bir bölgenin gıdıklanabilir olması yalnızca o bölgenin fiziksel hassasiyetiyle açıklanamazdı. Dokunmanın beklenmedik olması da önemliydi.

Bir kişinin kendi vücuduna dokunduğunda neden aynı ölçüde gıdıklanmadığını düşünmek bu açıdan oldukça öğretici. Elimizi kendi koltuk altımıza götürdüğümüzde beynimiz dokunuşun nerede ve ne zaman gerçekleşeceğini önceden biliyor. Hareketin zamanlamasını, yönünü ve yaklaşık şiddetini de büyük ölçüde kendimiz belirliyoruz.

Başka bir insan aynı bölgeye dokunduğunda ise durum değişiyor.

Beyin, dokunuşun tam olarak ne zaman geleceğini ve nasıl bir hareket oluşturacağını tahmin etmekte daha fazla zorlanıyor. Bu belirsizlik, duyusal sinyalin daha güçlü ve dikkat çekici biçimde işlenmesine neden olabiliyor.

Modern araştırmalar Darwin‘in bu yaklaşımına önemli ölçüde destek sağlıyor.

Ancak gıdıklanmayı yalnızca “sürpriz” ile açıklamak da yeterli değil.

Beyin kendi dokunuşunu neden bastırıyor?

İnsan beyninin kendi hareketlerinin sonuçlarını önceden tahmin edebilmesi, gıdıklanmanın anlaşılmasında kilit bir rol oynuyor.

Bir nesneye uzandığımızda beynimiz yalnızca kolumuzu hareket ettirmek için komut göndermiyor. Aynı zamanda bu hareketin yaratacağı duyusal sonuçları da tahmin ediyor.

Örneğin parmağımızı kendi kolumuza sürttüğümüzde ortaya çıkacak hissin neye benzeyeceğini beynimiz büyük ölçüde önceden biliyor. Gerçek duyusal sinyal geldiğinde tahmin edilen sonuçla karşılaştırılıyor. İki sinyal birbirine yeterince benziyorsa duyusal tepki azaltılıyor.

Bu nedenle insanın kendisini gıdıklaması genellikle başkasının gıdıklaması kadar etkili değil.

Bu mekanizma, beynin sürekli olarak kendi ürettiği duyusal bilgiyi dışarıdan gelen beklenmedik bilgilerden ayırmasına yardımcı oluyor.

Ancak burada da istisnalar var. Özellikle hareketin zamanlamasını veya niteliğini tam olarak tahmin edemediğimiz durumlarda kendi kendimize uyguladığımız bazı dokunuşlar beklenenden daha güçlü hissedilebiliyor.

Dolayısıyla gıdıklanmanın temelinde yalnızca derideki sinir uçları değil, beynin tahmin mekanizması da bulunuyor.

Bir tür erken uyarı sistemi mi?

Araştırmacıların üzerinde durduğu daha ilginç olasılıklardan biri, gıdıklanmanın evrimsel açıdan bir çeşit erken uyarı sistemi olarak gelişmiş olabileceği.

Boyun ve koltuk altı gibi bölgeler, vücudun önemli damarlarının ve hassas dokularının bulunduğu, aynı zamanda dış etkilere karşı görece savunmasız alanlar. Ayak tabanları ise sürekli çevreyle temas halinde olmaları nedeniyle çok yoğun duyusal bilgi taşıyor.

Hafif ve beklenmedik bir temasın bu bölgelerde güçlü tepki yaratması, vücudun potansiyel tehditlere karşı hızlı tepki vermesine yardımcı olmuş olabilir.

Örneğin derinin üzerinde hareket eden küçük bir böcek, hafif bir parazit veya başka bir yabancı cisim, güçlü bir ağrı yaratmadan önce gıdıklanma benzeri bir duyum oluşturabilir. Böyle bir durumda kişinin ilgili bölgeyi hızla hareket ettirmesi veya uyaranı ortadan kaldırması avantaj sağlayabilir.

Ancak bu hipotez henüz kesin olarak kanıtlanmış değil.

Gıdıklanmanın bütün biçimlerini tek başına bir “savunma sistemi” olarak açıklamak mümkün değil. Çünkü gıdıklanma aynı zamanda oyun sırasında, sosyal etkileşimlerde ve özellikle çocuklar arasındaki fiziksel temaslarda da ortaya çıkıyor.

Bu nedenle bilim insanları bugün daha çok birbirini tamamlayan mekanizmaların varlığından söz ediyor.

Kültürden bağımsız bir vücut haritası

Çinli, Hollandalı ve Yunan katılımcılar üzerinde yapılan çalışmaların önemli tarafı, farklı kültürlerde yetişmiş insanların gıdıklanma haritalarının birbirine oldukça benzemesi.

Bu sonuç önemli çünkü dokunmaya verdiğimiz tepkilerin önemli bir bölümünün kültür tarafından şekillendiğini biliyoruz. İnsanların birbirlerine dokunma biçimleri, fiziksel temasın sosyal olarak kabul edilebilir sınırları ve kişisel alan anlayışı toplumdan topluma değişebiliyor.

Buna rağmen gıdıklanma söz konusu olduğunda belirli vücut bölgelerinin tekrar tekrar öne çıkması, mekanizmanın kültürel öğrenmeden daha eski olduğunu düşündürüyor.

Başka bir deyişle, farklı toplumlarda yetişen insanların “gıdıklanmanın nerede olduğu” konusunda büyük ölçüde aynı vücut haritasına sahip olması, bunun insan biyolojisinin ortak bir özelliği olabileceğine işaret ediyor.

Maymunlarda da görülüyor

Gıdıklanmanın evrimsel geçmişine ilişkin en ilginç ipuçlarından biri büyük maymunlardan geliyor.

Şempanzeler, goriller ve orangutanlar gibi bazı primatların da özellikle oyun sırasında gıdıklanmaya benzer dokunsal uyarılara tepki verdiği biliniyor. Bu hayvanlarda ortaya çıkan sesler ve davranışlar insanlardaki kahkahaya birebir eşdeğer olmasa da sosyal oyunla bağlantılı benzer tepkiler bulunuyor.

Bu durum, insanlardaki gıdıklanmanın son derece yakın geçmişte ortaya çıkmış rastlantısal bir özellik olmayabileceğini düşündürüyor.

Eğer gıdıklanmanın temel mekanizmaları insanlarla diğer büyük maymunların ortak atalarında da bulunuyorsa, bu özellik milyonlarca yıllık evrimsel geçmişe sahip olabilir.

Bu da gıdıklanmanın neden yalnızca “komik bir his” olmadığını açıklamaya yardımcı oluyor.

Sosyal bağın parçası

Çocukların birbirlerini gıdıklaması, ebeveynlerin bebeklerle oyun oynarken hafifçe dokunması veya yakın arkadaşların birbirleriyle fiziksel oyunlar gerçekleştirmesi, gıdıklanmanın sosyal işlevini anlamak açısından önemli.

Gıdıklanma sırasında ortaya çıkan istemsiz gülme, iki kişi arasında karşılıklı bir oyun döngüsü oluşturabiliyor. Bir taraf dokunuyor, diğer taraf tepki veriyor; bu tepki karşı tarafın davranışını etkiliyor ve oyun devam ediyor.

Bu tür etkileşimlerin çocukların sosyal bağlarını güçlendirmesinde rol oynadığı düşünülüyor.

Ancak gıdıklanmanın sosyal işlevi de her zaman olumlu değil. Kişinin istemediği halde gıdıklanması rahatsızlık yaratabilir. Bu nedenle gıdıklanmanın yarattığı gülme, kişinin o davranışı istediğinin güvenilir bir göstergesi değil.

Bu ayrım, gıdıklanmanın biyolojik tepkisi ile sosyal anlamının birbirinden ayrılması gerektiğini gösteriyor.

Neden bazı insanlar daha çok gıdıklanıyor?

Gıdıklanmaya duyarlılık kişiden kişiye de önemli ölçüde değişiyor.

Bazı insanlar hafif bir dokunuşta bile istemsizce tepki verirken, bazıları neredeyse hiç gıdıklanmayabiliyor. Bunun altında sinir sisteminin duyusal işlemleme biçimi, dikkat, beklenti, ruh hali ve dokunmanın gerçekleştiği bağlam gibi çok sayıda faktör bulunabilir.

Bir kişinin gıdıklanma eşiği sabit de olmayabilir. Beklentinin yüksek olduğu bir durumda aynı dokunuş daha yoğun hissedilebilir. Kişi ne olacağını biliyorsa tepkinin azalması mümkün olabilir.

Dolayısıyla gıdıklanma, yalnızca “cildin hassaslığı” ile açıklanabilecek kadar basit bir olay değil.

Deriden beyne ulaşan sinyaller, beynin yaptığı tahminler, kişinin içinde bulunduğu sosyal ortam ve duygusal durum aynı anda devreye giriyor.

Gıdıklanmanın sırrı henüz tamamen çözülmedi

Bilim insanları gıdıklanmanın temel özellikleri hakkında giderek daha fazla bilgi sahibi olsa da bu duyumun neden evrimleştiği konusunda kesin bir açıklama bulunmuyor.

Eldeki kanıtlar birkaç mekanizmanın aynı anda rol oynadığını düşündürüyor. Beklenmedik dokunmaya karşı duyusal hassasiyet, vücudun savunmasız bölgelerini koruma ihtiyacı, beynin kendi hareketlerini tahmin ederek duyusal sinyalleri bastırması ve sosyal oyun arasındaki bağlantılar bunların başlıcaları.

Bu nedenle gıdıklanmayı tek bir işleve indirgemek yerine, duyusal, savunmacı ve sosyal işlevlerin kesiştiği evrimsel bir özellik olarak görmek daha doğru olabilir.

Farklı kültürlerden insanların benzer vücut bölgelerinde gıdıklanması ve büyük maymunlarda da benzer davranışların görülmesi ise bu özelliğin insanlık tarihinden çok daha eski olabileceğini düşündürüyor.

Sonuçta gıdıklanma, basit bir çocukluk oyununun veya kahkahayı tetikleyen eğlenceli bir temasın çok ötesinde. Vücudun dış dünyayı nasıl algıladığını, beynin beklenen ve beklenmeyen duyusal bilgileri nasıl ayırdığını ve fiziksel temasın sosyal bağlarla nasıl iç içe geçtiğini gösteren küçük ama oldukça karmaşık bir pencere.

Belki de gıdıklanmanın en ilginç tarafı tam olarak bu: Bizi güldüren bu tuhaf duyum, aynı zamanda beynimizin çevremizde olup bitenleri ne kadar dikkatli izlediğinin bir göstergesi olabilir.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…

Etiketler: ,
error: İçerik korunmaktadır !!