e-BİLGİ, e-MAGAZİN, e-MÜZİK

30 Sterline Bir Başyapıt

30-sterline-bir-basyapit

Tek Kelime Etmeden Efsane Oldu...

16:24:35

Clare Torry Ve Rock Tarihinin Unutulmaz Sesi

Bazı şarkılarda bir enstrüman, bir gitar solosu ya da tek bir melodi bütün parçanın hafızalara kazınmasını sağlar. Pink Floyd‘un 1973 tarihli The Dark Side of the Moon albümündeki “The Great Gig in the Sky” ise bambaşka bir nedenle unutulmazdır. Parçanın merkezinde, tek bir kelime bile söylemeden insanın ölüm, korku, çaresizlik ve kabulleniş duygularını adeta sesin kendisine dönüştüren bir kadın vardır: Clare Torry.

İngiliz şarkıcı ve söz yazarı Torry, bugün müzik tarihinin en çarpıcı sözsüz vokal performanslarından birinin sahibi olarak kabul ediliyor. Ancak kariyerinin en önemli kayıtlarından biri ortaya çıktığında henüz 25 yaşındaydı ve yaptığı işin Pink Floyd‘un en ünlü şarkılarından birinin ayrılmaz parçasına dönüşeceğini bilmiyordu.

Dahası, bu olağanüstü performans için aldığı ücret yalnızca 30 sterlindi.

The Great Gig in the Sky”, The Dark Side of the Moon albümünün beşinci parçası. Şarkının temelinde Pink Floyd klavyecisi Richard Wright‘ın bestelediği piyano ağırlıklı bir müzik bulunuyordu. Parçanın geçmişinde “The Mortality Sequence” olarak anılan farklı bir yapı da vardı. Grup, albümün ölüm, yaşam, para, delilik ve insanlık gibi temaları etrafında şekillenen atmosferine uygun olarak bu enstrümantal bölüme insan sesinin güçlü ve sözsüz bir biçimde eklenmesini istiyordu. 

Fakat ortada henüz Clare Torry‘nin bugün bildiğimiz performansına benzeyen hazır bir vokal melodisi yoktu.

Torry’nin Abbey Road Stüdyoları‘na çağrılması da bu nedenle oldukça sıra dışıydı. Alan Parsons, daha önceki çalışmaları sayesinde Torry‘nin sesini biliyordu ve Pink Floyd‘un aradığı vokal için onun uygun olabileceğini düşündü. Grup, Torry‘yi 21 Ocak 1973’te Abbey Road’un Studio Three‘ünde yapılan oturuma davet etti.

Torry stüdyoya geldiğinde kendisine hazır bir söz metni verilmedi. Şarkının üzerine nasıl bir vokal yapılması gerektiği konusunda da alışılmış anlamda bir beste veya ayrıntılı vokal düzenlemesi bulunmuyordu. Grup ondan parçanın müziği üzerinde doğaçlama yapmasını istedi.

Burada önemli olan nokta, Torry‘nin yalnızca “yüksek sesle şarkı söylemesinin” istenmemiş olmasıydı. Ondan insanın ölüm ve yaşam karşısındaki duygularını, kelimelere başvurmadan yalnızca sesiyle ifade etmesi bekleniyordu.

İlk başta bu talep Torry için kolay değildi. Bir şarkıcının önüne söz koymadan, belirli bir melodiyi takip etmeden ve yalnızca bir müzik altyapısının üzerine insan duygularını aktarmasının ne kadar zor olduğu bugün bile anlaşılabilir. Üstelik Torry‘nin karşısında sıradan bir stüdyo grubu değil, müzikal ayrıntılara son derece önem veren Pink Floyd vardı.

Torry sonunda kendisini bir şarkıcıdan çok bir enstrüman gibi düşünmeye karar verdi. Söz söylemek yerine sesi, parçanın piyanosu ve diğer enstrümanlarıyla birlikte hareket eden başka bir müzik unsuru olarak kullanacaktı.

Ortaya çıkan şey, rock tarihinin en ayırt edici vokal performanslarından biri oldu.

Torry önce iki tam kayıt aldı. İkinci performansın daha duygusal olduğu belirtiliyor. Daha sonra David Gilmour üçüncü bir kayıt istedi. Ancak Torry bu kaydın ortasında durdu; tekrar etmeye başladığını ve elinden gelenin en iyisini zaten yaptığını düşündü. Son albümde duyduğumuz performans ise bu kayıtların çeşitli bölümlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturuldu. 

İlginç olan, Torry‘nin stüdyodan ayrılırken ortaya çıkan performansın olağanüstü olduğunun farkında olmamasıydı. Hatta çalışmasının albümde kullanılacağından bile emin değildi. Abbey Road‘un kayıt belgelerine göre kendisine yalnızca standart 30 sterlinlik stüdyo ücreti ödendi. Torry daha sonra albümün son halini gördüğünde kendi sesinin kayda dahil edildiğini öğrendi.

Bugün ise “The Great Gig in the Sky” denildiğinde birçok dinleyicinin aklına ilk gelen şey Torry‘nin sesi.

Şarkıda belirli bir hikâye anlatan sözler yok. Buna rağmen performans, dinleyicide son derece güçlü bir anlatı duygusu yaratıyor. Torry’nin sesi bir anda yükseliyor, çatlıyor, geri çekiliyor ve yeniden patlıyor. Bazen bir çığlığa, bazen bir iniltiye, bazen de kelimelerin taşıyamayacağı kadar yoğun bir duygunun dışavurumuna dönüşüyor.

Tam da bu nedenle performansın etkisi yalnızca teknik vokal becerisiyle açıklanamıyor. Torry‘nin yaptığı şey, insan sesini geleneksel bir şarkı söyleme aracının ötesine taşımaktı. Ses, bu parçada adeta bir karakter haline geliyor.

Performansın yıllar içinde kazandığı itibar, Torry‘nin kariyerindeki en büyük ironilerden birini de beraberinde getirdi. Bugün milyonlarca insanın tanıdığı ve rock tarihinin en önemli vokal kayıtlarından biri olarak değerlendirilen bu performans, ilk yayımlandığında Torry‘ye yalnızca bir seans şarkıcısı olarak ödeme yapılmış bir çalışmaydı.

Aradan yıllar geçti ve “The Great Gig in the Sky” giderek daha fazla tanındı. The Dark Side of the Moon yalnızca Pink Floyd‘un değil, rock tarihinin en başarılı ve en etkili albümlerinden biri haline geldi. Torry‘nin vokali de albümün en çok konuşulan bölümlerinden biri oldu.

Ancak Torry‘nin adı uzun süre şarkının bestecileri arasında yer almadı.

Bu durum 2000’li yılların başında hukuki bir tartışmaya dönüştü. Torry, 2004 yılında Pink Floyd ve EMI‘ye karşı dava açarak performansının yalnızca bir seans vokali olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savundu. İddiasının temelinde, şarkının vokal kompozisyonuna yaptığı yaratıcı katkının kendisine ortak yazarlık hakkı vermesi gerektiği düşüncesi vardı.

Bu nokta özellikle önemliydi. Çünkü Torry‘nin yaptığı şey hazır bir vokal melodisini veya sözleri yorumlamak değildi. Kendisinden doğaçlama yapması istenmiş, o da kendi vokal çizgisini ve ifade biçimini yaratmıştı. Dolayısıyla tartışma, bir şarkıcının yalnızca icracı mı olduğu, yoksa yaptığı yaratıcı katkının bestecilik kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusuna dayanıyordu.

Dava 2005 yılında mahkeme dışında anlaşmayla sonuçlandı. Anlaşmanın mali şartları kamuoyuna açıklanmadı. Ancak sonrasında yayımlanan baskılarda Torry‘nin adı, Richard Wright ile birlikte vokal kompozisyonuyla ilişkilendirildi. Böylece 30 yıldan fazla bir süre sonra Torry‘nin şarkı üzerindeki yaratıcı katkısı resmî kayıtlarda da tanınmış oldu.

Bu hikâyenin en çarpıcı tarafı, Torry‘nin müzik tarihindeki yerinin yalnızca Pink Floyd ile sınırlı olmaması. Kariyeri boyunca çok sayıda önemli sanatçı ve grupla çalışan şarkıcı, farklı kayıt ve projelerde vokal katkıları yaptı. Meat Loaf, Olivia Newton-John, The Alan Parsons Project ve Roger Waters bunlardan bazılarıydı.

Torry ayrıca televizyon dünyasında da sesini kullandı. BBC‘nin sevilen komedi dizisi Butterflies için Dolly Parton‘un “Love Is Like a Butterfly” şarkısını seslendirdi. Böylece kariyeri, yalnızca progresif rock ve Pink Floyd çevresindeki çalışmalardan ibaret kalmadı.

Ancak bütün bu çalışmaların arasında “The Great Gig in the Sky” özel bir yerde duruyor. Çünkü Torry‘nin kariyerindeki bu kayıt, geleneksel anlamda bir şarkı söyleme performansından çok daha fazlasını temsil ediyor. Burada ses, sözün yerini alıyor.

Bir insanın ölüm karşısındaki korkusunu, çaresizliğini, öfkesini ve sonunda kabullenişini birkaç dakika boyunca yalnızca sesle anlatmak kolay değil. Torry‘nin performansının zamana direnmesinin nedeni de büyük ölçüde bu. Şarkıyı ilk kez dinleyen biri İngilizce bilmeyebilir, Pink Floyd hakkında hiçbir şey bilmiyor olabilir ve hatta parçanın hangi albümden geldiğinden habersiz olabilir. Buna rağmen sesin taşıdığı duyguyu anlayabilir.

Bu, müzikte çok az performansın ulaşabildiği bir anlatım gücü.

Torry‘nin sesi bir noktada adeta enstrümanların arasından yükselirken, başka bir noktada parçanın bütün ağırlığını tek başına taşıyor. Richard Wright‘ın piyanosu performansın üzerine bir zemin oluştururken Torry‘nin sesi bu zeminin üzerinde sürekli biçim değiştiriyor. Şarkının etkileyiciliği de büyük ölçüde bu karşıtlıktan doğuyor: Bir tarafta son derece kontrollü ve ölçülü bir müzikal yapı, diğer tarafta neredeyse tamamen içgüdüsel görünen bir vokal patlaması.

Bu nedenle “The Great Gig in the Sky”, yalnızca Pink Floyd‘un önemli parçalarından biri değil, aynı zamanda stüdyo kayıtlarında doğaçlamanın ne kadar güçlü sonuçlar doğurabileceğini gösteren örneklerden biri.

Torry‘nin performansı yıllar içinde çeşitli listelerde de üst sıralarda yer aldı. Rolling Stone okuyucularının rock tarihinin en iyi vokal performansları arasında yaptığı seçimde ikinci sıraya kadar yükseldi; yalnızca Queen‘in “Bohemian Rhapsody” performansı onun önünde yer aldı

Bugün geriye dönüp bakıldığında, 1973’te Abbey Road‘a gelen 25 yaşındaki genç bir şarkıcının birkaç doğaçlama kayıt için stüdyoya girdiğini düşünmek oldukça şaşırtıcı. O gün Torry‘nin elinde bir şarkı sözü, tamamlanmış bir vokal melodisi veya gelecekte bir rock klasiğinin parçası olacağını söyleyen bir garanti yoktu.

Yalnızca birkaç dakika boyunca sesini kullanması istendi.

O birkaç dakika, rock tarihine geçti.

Clare Torry‘nin hikâyesi aynı zamanda müzik endüstrisinde yaratıcı emeğin nasıl değerlendirildiğine ilişkin önemli bir örnek. Bir sanatçının katkısının yalnızca aldığı seans ücretinden ibaret olup olmadığı, özellikle doğaçlama ve yaratıcı katkının yoğun olduğu kayıtlar söz konusu olduğunda yıllar sonra bile tartışılabiliyor.

Torry‘nin 2004’te başlayan hukuk mücadelesi sonucunda elde ettiği ortak yazarlık ve vokal kompozisyon kredisi, bu açıdan yalnızca kişisel bir kazanım değildi. “The Great Gig in the Sky” örneği, bir şarkıcının stüdyoda yaptığı yaratıcı katkının da bir eserin oluşumunda bestecilik düzeyinde önem taşıyabileceğini gösteren dikkat çekici bir örnek haline geldi.

Ve belki de bu hikâyenin en güzel tarafı şu: Clare Torry‘nin sesi, şarkının adının da ima ettiği o “gökyüzündeki büyük gösteri”nin en önemli parçalarından biri haline geldi. Oysa Torry o gün stüdyodan ayrıldığında bunun gerçekleşeceğini bilmiyordu.

Bugün The Dark Side of the Moon açıldığında ve “The Great Gig in the Sky” başladığında, önce Richard Wright‘ın piyanosu duyuluyor. Ardından Clare Torry‘nin sesi yükseliyor.

Ve bir anda, kelimelere ihtiyaç kalmıyor.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…
error: İçerik korunmaktadır !!