e-BİLGİ, e-MAGAZİN, e-SİNEMA

Sami Blood: Geçmişin İzleri

sami-blood-gecmisin-izleri

Sámi Halkının Sessiz Tarihi...

10:31:44

Sámi Blood: Bir Halkın Sessiz Tarihi

Amanda Kernell‘in 2016 yapımı Sámi Blood (Sameblod) filmi, 1930’ların İsveç’inde yaşayan genç bir Sámi kızının kendi kimliğinden uzaklaşma hikâyesini anlatıyor. İlk bakışta bir gençlik ve kaçış öyküsü gibi görünen film, ilerledikçe İsveç’in Sámi halkına yönelik uzun süreli ayrımcı politikalarını, ırk biyolojisi uygulamalarını, eğitim sistemindeki ayrımcılığı ve kültürel asimilasyon politikalarını gözler önüne seriyor…

Filmin merkezindeki Elle-Marja, kendisini ait olduğu toplumdan uzaklaştırmaya çalışan bir çevrede büyüyor. Sámi olduğu için aşağılanıyor, bedeninin bilimsel araştırma adı altında incelenmesine maruz kalıyor ve eğitim hayatında İsveçli çocuklardan farklı muamele görüyor. Bütün bunlar genç kızda yalnızca öfke değil, kendi kimliğine karşı bir utanç duygusu yaratıyor.

Elle-Marja‘nın trajedisi de tam burada başlıyor: Kendisini özgürleştirmenin yolunu, kendisini küçümseyen toplumun bir parçası olmakta görüyor.

Film bu açıdan yalnızca İsveç’in Sámi halkına geçmişte nasıl davrandığını anlatmıyor. Daha derin bir soruya odaklanıyor: Bir insana kendi kimliğinin değersiz olduğu sürekli olarak öğretilirse, o insan sonunda kendisi hakkında ne düşünmeye başlar?

Sámi halkı kimdir?

Sámi halkı, İskandinavya’nın kuzeyinde ve Rusya’nın Kola Yarımadası’na kadar uzanan bölgede tarihsel olarak yaşayan yerli halktır. Geleneksel yaşam alanları Sámi dilinde Sápmi olarak adlandırılır. Bu coğrafya bugün Norveç, İsveç, Finlandiya ve Rusya’nın bazı bölümlerine yayılıyor.

Dolayısıyla Sámi’leri yalnızca İsveç’in kuzeyinde yaşayan bir azınlık olarak görmek doğru değil. Modern devlet sınırları ortaya çıkmadan çok önce bu bölgede yaşayan bir halktan söz ediyoruz.

İsveç’teki Sámi nüfusunun kesin sayısını belirlemek mümkün değil. Bunun temel nedeni, İsveç’in nüfus istatistiklerinde etnik kökene göre düzenli sayım yapılmaması. Tahminler yaklaşık 20.000 ile 35.000 arasında değişiyor.

Sámi toplumu da homojen değil. Günümüzde Sámi’ler öğretmen, akademisyen, sanatçı, siyasetçi, kamu görevlisi, doktor veya farklı sektörlerde çalışan modern İsveç vatandaşları olarak yaşamlarını sürdürüyor. Geleneksel yaşam biçimlerinden bazıları ise hâlâ devam ediyor.

Bunların başında ren geyiği yetiştiriciliği geliyor.

İsveç’te bugün hâlâ binlerce Sámi ren geyiği yetiştiriciliği yapıyor. Yaklaşık 240.000 ren geyiğinin bulunduğu ülkede bu faaliyet 51 sameby üzerinden örgütlenmiş durumda. Ren geyiği yetiştiriciliği yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; Sámi kültürünün, geleneksel toprak kullanımının ve kimliğinin de önemli unsurlarından biri.

Ancak bütün Sámi’lerin ren geyiği yetiştirdiği düşünülmemeli. Bu, Sámi toplumunun yalnızca bir bölümünün sürdürdüğü geleneksel bir geçim biçimi.

İsveç’le sorun nasıl başladı?

Sámi halkının İsveç devletiyle yaşadığı sorunların temelinde ayrılıkçılık bulunmuyordu.

Sámi’ler İsveç’ten ayrılmak isteyen tehlikeli bir siyasi hareket oldukları için baskı görmediler. Sorunun kökeninde daha çok toprak, doğal kaynaklar, devlet otoritesinin genişlemesi ve kültürel farklılığın zaman içinde bir sorun olarak görülmeye başlanması vardı.

İsveç devleti kuzeye doğru genişledikçe Sápmi üzerindeki idari ve ekonomik kontrolünü artırdı. Bölgeye yerleşimcilerin gelmesi, tarımın yayılması ve daha sonra ormancılık, madencilik ve diğer doğal kaynak faaliyetlerinin gelişmesi, Sámi’lerin geleneksel toprak kullanımıyla çatışmaya başladı.

Sámi toplumu için toprak yalnızca üzerinde yaşanan bir alan değildi. Ren geyiği sürülerinin mevsimsel hareketleri, avcılık, balıkçılık ve diğer geleneksel faaliyetler geniş bir coğrafyanın kullanılmasını gerektiriyordu.

Devletin araziyi farklı biçimde düzenlemeye başlaması ise bu yaşam biçimini giderek zorlaştırdı.

Sorun zamanla yalnızca “toprak kimin?” sorusuna dönüşmedi. “Bu topraklarda nasıl yaşanmalı?” sorusu da devletin müdahale alanına girdi.

“Geri kalmış” halk anlayışı

  1. yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik, sömürgecilik ve sözde bilimsel ırk teorileri güçlenirken Sámi halkına yönelik bakış da değişti.

Sámi’ler giderek “ilkel”, “geri kalmış” veya modern toplumun gelişimine ayak uyduramayacak bir halk olarak tanımlanmaya başladı.

Burada özellikle önemli bir çelişki ortaya çıktı.

Devlet bir taraftan Sámi’lerin İsveç toplumundan farklı olduğunu ileri sürüyor, diğer taraftan onları kendi belirlediği bir yaşam biçimine hapsetmeye çalışıyordu. Bu anlayış, özellikle ren geyiği yetiştiriciliği yapan Sámi’lere yönelik politikalarda belirginleşti.

Dönemin yaklaşımı kabaca “Sámi, Sámi olarak kalmalı” düşüncesiyle özetlenebilir. Ancak bu, kültürel çeşitliliğe duyulan modern anlamdaki bir saygı değildi. Devlet, kimlerin “gerçek Sámi” olduğunu ve nasıl yaşamaları gerektiğini kendisi belirliyordu.

İsveç’in Sámi halkına yönelik tarihsel politikalarını araştıran Hakikat Komisyonu da bugün özellikle “Lapps should be Lapps” politikası, ırk biyolojisi, kültürel mirasın dağıtılması, dil ve eğitim politikaları gibi başlıkları inceliyor.

Irk biyolojisi ve bedenlerin incelenmesi

Sámi Blood‘ın en rahatsız edici bölümlerinden biri, Sámi çocuklarının bilim insanları tarafından incelenmesi.

Çocukların fotoğrafları çekiliyor, bedenleri ölçülüyor ve fiziksel özellikleri kayda geçiriliyor. İlk bakışta bunun film için dramatize edilmiş bir unsur olduğu düşünülebilir. Oysa tarihsel gerçekliği var.

  1. yüzyılın ilk yarısında İsveç, Avrupa’daki ırk biyolojisi araştırmalarının önemli merkezlerinden biriydi. Sámi’ler de bu araştırmaların başlıca hedef gruplarından biriydi.

İnsanların boyları, kafatasları, yüzleri, saçları ve diğer fiziksel özellikleri ölçülüyor; bu veriler dönemin ırksal sınıflandırmaları içinde değerlendiriliyordu.

Bugün bu sınıflandırmaların bilimsel temellerinin geçersiz olduğunu biliyoruz. Ancak o dönemde bunlar akademik ve devlet kurumları tarafından ciddi bilimsel çalışmalar olarak kabul ediliyordu.

Daha önemlisi, bu araştırmalar yalnızca üniversitelerin veya bilim insanlarının faaliyetleri olarak kalmadı. Ortaya çıkan sözde bilimsel düşünceler devletin Sámi politikasını da etkiledi.

Sámi Blood bu tarihsel gerçeği çok etkili bir biçimde kişiselleştiriyor. İzleyici bir istatistik veya akademik rapor görmüyor; Elle-Marja’nın kendi bedeninin bir araştırma nesnesine dönüştürülmesine tanık oluyor.

Bu yüzden sahnelerin psikolojik etkisi çok güçlü.

Kız yalnızca diğer çocuklar tarafından aşağılanmıyor. Devletin ve bilimin temsil ettiği otoriteler de ona farklı ve aşağı bir insan grubu içinde olduğunu söylüyor.

Nomad okulları

Filmin bir başka önemli unsuru, Sámi çocukları için oluşturulan nomad okulları.

İsveç’te 20. yüzyılın başlarında Sámi çocuklarına yönelik ayrı bir eğitim sistemi oluşturuldu. 1913’te uygulamaya konulan sistem, özellikle ren geyiği yetiştiriciliği yapan Sámi ailelerinin çocuklarını hedefliyordu.

Bu okulların amacı çocukları tamamen İsveç toplumuna entegre etmek değildi. Tam tersine, onların geleneksel ren geyiği yetiştiriciliği yaşam biçimini sürdürebilmeleri için sınırlı ve farklı bir eğitim almaları öngörülüyordu.

Buradaki anlayış son derece paternalistti (babalık figürü).

Devlet, Sámi çocuklarının modern İsveç toplumunun yaşam standartlarına ve eğitimine uyum sağlamalarının kendi kültürlerini ve yaşam biçimlerini kaybetmelerine yol açacağını düşünüyordu. Sonuçta çocuklara eşit eğitim vermek yerine, onların hangi hayatı yaşayabileceklerine devlet karar vermiş oluyordu.

Bu sistem zaman içinde değişti ve 20. yüzyılın ortalarında önemli reformlardan geçti. Ancak etkileri Sámi toplumunda uzun süre hissedildi.

Sámi Blood işte bu ortamda Elle-Marja‘nın yaşadığı kimlik çatışmasını anlatıyor.

Dil ve kimlik

Asimilasyonun en güçlü araçlarından biri eğitimdi.

Sámi dillerinin kullanılması çeşitli dönemlerde sınırlandırıldı ve çocuklar İsveççeyi öğrenmeye zorlandı. Bu yalnızca iletişim biçiminin değiştirilmesi anlamına gelmiyordu.

Dil, bir halkın hafızasını, kültürünü ve dünyayı algılama biçimini taşıyor.

Bir çocuğun kendi dilini okulda kullanmasının engellenmesi, zaman içinde ailesiyle ve kültürüyle arasındaki bağın zayıflamasına yol açabiliyor.

Sámi Blood‘da Elle-Marja‘nın kendi dilinden uzaklaşması bu yüzden sembolik açıdan çok önemli. İsveççe konuşmak onun için yalnızca yeni bir dil öğrenmek değil, başka bir toplumsal kimliğe geçişin aracı haline geliyor.

Sámi dini de baskı gördü

İsveç’in Sámi halkına yönelik baskısı ırk biyolojisiyle başlamadı.

Çok daha önce, Hristiyanlaştırma sürecinde geleneksel Sámi dini hedef alınmıştı.

Geleneksel Sámi inanç sistemi animizm, doğa merkezli inançlar ve şamanik uygulamaların birleşiminden oluşuyordu. Doğadaki bazı kayalar, dağlar, göller ve diğer oluşumlar kutsal kabul ediliyor; hayvanlara ve doğaya özel ruhsal anlamlar yükleniyordu.

Dini uzmanlara noaidi adı veriliyordu. Noaidi’ler ritüeller gerçekleştiriyor ve ruhlar dünyasıyla iletişim kurduklarına inanılıyordu.

Bu sistemin en önemli sembollerinden biri şaman davuluydu.

Hristiyanlaştırma döneminde geleneksel Sámi dini “putperestlik” olarak değerlendirildi. Davullar toplandı, ritüeller yasaklandı ve geleneksel dini uygulamalar bastırıldı. Bazı noaidi’ler büyücülük ve putperestlik suçlamalarıyla yargılandı.

Dolayısıyla Sámi halkının yaşadığı kültürel baskı yalnızca toprak ve eğitimle sınırlı değildi. Din, dil, yaşam biçimi ve kimlik aynı anda hedef haline geldi.

Bugün İsveç’teki Sámi’lerin büyük bölümü Hristiyan veya seküler. Bununla birlikte geleneksel Sámi kültürü ve spiritüel mirası son yıllarda yeniden canlandırılıyor.

Elle-Marja neden kendi halkından kaçıyor?

Filmin asıl dramatik gücü burada ortaya çıkıyor.

Elle-Marja‘nın amacı başlangıçta İsveç’e karşı mücadele etmek değil. Tam tersine, İsveç toplumunun bir parçası olmak istiyor.

Çünkü ona göre Sámi olmak; aşağılanmak, kötü muamele görmek, yoksulluk ve sınırlı bir hayatla özdeşleşmiş durumda.

İsveçli olmak ise eğitim, şehir yaşamı, özgürlük ve toplumsal saygınlık anlamına geliyor.

Bu nedenle Elle-Marja‘nın yaşadığı şey klasik bir “baskıya karşı direniş” hikâyesinden farklı.

O, baskıdan kurtulmak için baskıyı uygulayan toplumun kimliğini benimsemeye çalışıyor.

Kendi dilinden uzaklaşıyor.

Kıyafetlerini reddediyor.

Ailesinden uzaklaşıyor.

Kendi geçmişini saklıyor.

Hatta bir noktada Sámi olduğunu söylemekten utanıyor.

Filmin en acı tarafı da bu. Çünkü Elle-Marja‘nın kendisinden nefret etmesinin nedeni kişisel bir tercih değil. Ona kendi kimliğinin değersiz olduğu öğretilmiş durumda.

Film neden böyle bitiyor?

Sámi Blood‘ın finali klasik bir anlatı açısından biraz eksik hissedilebilir.

Elle-Marja‘nın geçmişiyle ilişkisi tamamen açıklanmıyor. Bazı karakterlerin hikâyeleri de kesin bir sonuca bağlanmıyor. İzleyicide “Burada biraz daha anlatılacak bir şey vardı” duygusu oluşabiliyor.

Ancak bu açık uçluluk büyük ölçüde bilinçli.

Film bir intikam hikâyesi olarak bitmiyor. Elle-Marja‘nın bütün travmalarını çözüp geçmişiyle barıştığı geleneksel bir “iyileşme” finali de yok.

Çünkü yönetmen Amanda Kernell‘in asıl ilgilendiği şey, tarihsel olayların bütün sonuçlarını açıklamak değil; bir insanın kimliğinden kopmasının psikolojik bedelini göstermek.

Bu açıdan film duygusal olarak tamamlanıyor, fakat hikâye açısından bazı kapıları açık bırakıyor.

Bu tercihin işe yarayıp yaramadığı ise izleyiciye kalıyor. Elle-Marja‘nın hayatındaki bazı ilişkilerin ve yaşadığı dönüşümün sonuçları biraz daha işlenseydi, final daha tatmin edici olabilirdi.

Ayrılıkçı değillerdi

Sámi halkının İsveç tarafından neden baskı gördüğünü anlamak açısından önemli bir nokta da bu.

Bu baskının temelinde Sámi ayrılıkçılığı yoktu.

Sámi halkı İsveç devletini devirmek isteyen veya bağımsız bir Sámi devleti kurmak için geniş çaplı silahlı mücadele veren bir topluluk değildi.

Asıl sorun, modern İsveç devletinin kuzeydeki toprakları ve kaynakları daha fazla kontrol etmek istemesi ve Sámi yaşam biçiminin bu projeyle çelişmesiydi.

Sonrasında dönemin milliyetçi ve ırkçı düşünceleri bu ekonomik ve siyasi çatışmaya başka bir boyut ekledi.

Sámi’ler “tehlikeli düşman” olmaktan ziyade “geri kalmış ve modernleşmesi gereken bir halk” olarak görülüyordu.

Bu ayrım önemli.

Çünkü yapılanların önemli bir bölümü doğrudan nefret politikası şeklinde değil, dönemin devlet anlayışında “medenileştirme”, “eğitme”, “düzenleme” veya “koruma” olarak meşrulaştırılıyordu.

Fakat sonuçta ortaya çıkan şey, insanların kendi dillerinden, kültürlerinden ve yaşam biçimlerinden uzaklaştırılmasıydı.

Bugün Sámi halkı

Bugünkü İsveç ile Sámi Blood‘ın İsveç’i arasında büyük fark var.

Sámi halkı bugün İsveç tarafından yerli halk ve ulusal azınlık olarak tanınıyor. Sámi Parlamentosu bulunuyor ve Sámi dilleri hukuki korumaya sahip.

Ancak geçmişin bütün sorunları ortadan kalkmış değil.

Özellikle toprak kullanımı, ormancılık, madencilik, enerji projeleri ve ren geyiği yetiştiriciliğinin geleceği önemli tartışma konuları olmaya devam ediyor.

Ren geyiği sürülerinin ihtiyaç duyduğu otlakların başka ekonomik faaliyetler nedeniyle daralması, Sámi toplumunun önemli sorunlarından biri.

İsveç hükûmetinin 2021’de Sámi Hakikat Komisyonu‘nu kurması da geçmişin henüz tamamen kapanmış bir konu olmadığını gösteriyor. Komisyon, İsveç’in Sámi halkına yönelik tarihsel politikalarını ve bunların günümüzdeki etkilerini araştırıyor. 2026’da yayımlanan kapsamlı araştırma antolojisinde ırk biyolojisi, insan kalıntılarının toplanması, nomad okullarının dil politikası ve Sámi kültürel mirasının dağıtılması gibi konular da ele alındı.

İsveç Kilisesi de 2021’de Sámi halkından geçmişteki ihlaller nedeniyle resmî olarak özür diledi.

Hikâye bitmedi

Sámi Blood‘ı yalnızca İsveç’in geçmişte Sámi halkına yaptığı baskıyı anlatan bir film olarak görmek eksik kalıyor.

Film, daha evrensel bir hikâyeyi anlatıyor: Bir toplumun kendi kimliğinden utanmaya zorlanması.

Elle-Marja‘nın dramı, Sámi olduğu için acı çekmesinden çok, Sámi olmaktan kurtulmak zorunda hissetmesinde yatıyor.

Bunun arkasında yalnızca bireysel önyargılar yok. Devlet politikaları, eğitim sistemi, ırk biyolojisi, din, dil ve toplumsal hiyerarşi birlikte çalışıyor.

Sámi halkının hikâyesi ise bununla bitmiyor.

Bugün hâlâ Sámi dilleri konuşuluyor, joik adı verilen geleneksel müzik yaşatılıyor, ren geyikleri yetiştiriliyor ve Sámi siyasi kurumları faaliyet gösteriyor. Geçmişte bastırılan kültürel unsurların bir bölümü yeniden canlandırılıyor.

Bu nedenle Sámi Blood‘ın bıraktığı en güçlü duygu yalnızca hüzün değil.

Aynı zamanda bir direnç duygusu.

Bir devlet bir halkın dilini bastırabilir, çocuklarını farklı okullara ayırabilir, kültürünü “ilkel” ilan edebilir, insanlarını sözde bilimsel araştırmaların nesnesi haline getirebilir. Fakat bütün bunlar o halkın ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.

Filmin açık uçlu finali bu açıdan biraz daha anlamlı hale geliyor. Elle-Marja‘nın kişisel hikâyesi tam olarak kapanmıyor; çünkü onun yaşadığı tarihsel mesele de kapanmış değil.

Sámi halkının hikâyesi bir mağduriyet hikâyesi olarak başlamış olabilir, ancak yalnızca mağduriyet hikâyesi olarak devam etmiyor.

Bugün İsveç, geçmişte uyguladığı politikaları araştırıyor. Sámi toplumu kendi kültürel mirasını yeniden sahipleniyor. Ren geyiği yetiştiriciliği devam ediyor. Diller yeniden canlandırılıyor. Ve geçmişte “geri kalmış” olarak tanımlanan bir halk, bugün kendi tarihinin nasıl anlatılacağı konusunda söz sahibi olmaya çalışıyor.

Bu nedenle Sámi Blood, aslında geçmişte kalmış bir hikâyeyi anlatmıyor.

Geçmişin bugünkü kimlikler üzerindeki etkisini anlatıyor.

Ve filmin belki de en rahatsız edici sorusu hâlâ geçerli:

Bir insana yıllarca kendi kimliğinin utanılacak bir şey olduğu öğretilirse, o insan o kimliği yeniden sahiplenmeyi nasıl öğrenebilir?

Sámi Blood bu soruya kesin bir cevap vermiyor. Belki de filmin sonunu biraz eksik hissettiren şey de bu. Fakat Sámi halkının bugün hâlâ kendi dilini, kültürünü ve yaşam biçimini yaşatıyor olması, tarihin bu soruya verdiği cevabın en somut kısmını oluşturuyor.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…
Etiketler: , ,
error: İçerik korunmaktadır !!