Nesiller Arası Kırılma: ABD’de Yaşam Beklentisi Neden Durakladı?..
23:44:12
ABD’de Alarm Zilleri: Yeni Nesiller Daha Kısa Yaşayabilir
Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşam beklentisi uzun yıllar boyunca neredeyse kesintisiz bir şekilde yükseldi. Tıp alanındaki ilerlemeler, bulaşıcı hastalıklarla mücadelede elde edilen başarılar, daha iyi sağlık hizmetleri ve yaşam koşullarındaki iyileşmeler sayesinde her yeni neslin kendinden önceki kuşaktan daha uzun yaşaması bekleniyordu. Ancak yeni bir araştırma, bu tarihsel eğilimin artık tersine dönmüş olabileceğine işaret ediyor…
National Academy of Sciences Dergisi’nde yayımlanan kapsamlı bir araştırma, 1970 sonrası doğan Amerikalıların, aynı yaşlardaki önceki kuşaklara kıyasla daha yüksek ölüm riskiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre söz konusu nesiller yalnızca belirli sağlık sorunlarından değil, kalp-damar hastalıklarından kansere ve çeşitli dışsal nedenlere kadar geniş bir yelpazede artan ölüm oranlarıyla karşı karşıya bulunuyor.
Araştırmacılar bu durumu sıradan bir istatistiksel dalgalanma olarak değil, nesiller arası önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor. Çalışmanın sonuçları, özellikle 1950’lerde doğan kuşağın kritik bir eşikte yer aldığını gösteriyor. Bu nesil, hayatta kalma oranlarının sürekli iyileştiği dönem ile giderek kötüleşmeye başladığı dönem arasındaki geçiş noktasını temsil ediyor.
Araştırma kapsamında yaklaşık 45 yıllık Amerikan ölüm verileri incelendi. Elde edilen bulgular, özellikle 1970 ile 1985 yılları arasında doğan bireylerin dikkat çekici bir risk artışıyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Bu grup, kabaca X kuşağının son bölümünü ve Y kuşağının büyük kısmını kapsıyor.
Söz konusu nesillerde kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümlerde artış gözlenirken, bazı kanser türlerinde de benzer bir eğilim dikkat çekiyor. Özellikle kolon kanseri vakalarındaki yükseliş araştırmacıların üzerinde durduğu başlıca konular arasında yer alıyor. Bunun yanında aşırı dozda ilaç veya uyuşturucu kullanımına bağlı ölümler, intiharlar ve trafik kazaları gibi dışsal nedenlerden kaynaklanan ölüm oranlarında da belirgin artışlar tespit edilmiş durumda.
Araştırmanın ortaya koyduğu en dikkat çekici sonuçlardan biri ise sorunun yalnızca belirli kuşaklarla sınırlı kalmaması. Bilim insanlarına göre yaklaşık 2010 yılı civarında Amerika genelinde daha geniş çaplı bir gerileme dönemi başladı. Bu süreç, büyük ölçüde kalp-damar hastalıklarıyla mücadelede yıllarca süren ilerlemenin yavaşlaması ve bazı alanlarda tamamen durmasıyla ilişkilendiriliyor.
20. yüzyılın ikinci yarısında sigara kullanımının azaltılması, tansiyon ve kolesterol tedavisindeki gelişmeler, acil müdahale yöntemlerinin ilerlemesi ve kalp sağlığına yönelik farkındalığın artması sayesinde kardiyovasküler hastalıklardan kaynaklanan ölümlerde önemli düşüşler yaşanmıştı. Ancak araştırmacılar, son yıllarda bu kazanımların etkisinin azaldığını ve bazı göstergelerde tersine dönüş yaşandığını belirtiyor.

Bu değişimin etkileri yaşam beklentisi verilerine de açık biçimde yansıyor. Araştırmaya göre ABD’de ortalama yaşam süresi 2010 ile 2019 yılları arasında yalnızca 0,26 yıl arttı. Bu rakam, önceki on yıllarda görülen ortalama 1,78 yıllık artışla karşılaştırıldığında son derece düşük kalıyor. Başka bir ifadeyle, Amerikalıların daha uzun yaşama konusundaki ilerlemesi neredeyse durma noktasına gelmiş durumda.
Uzmanlar, mevcut tablonun gerçek etkilerinin henüz tam anlamıyla ortaya çıkmadığını da vurguluyor. Bunun nedeni, ölüm riskindeki olumsuz değişimlerin en belirgin şekilde görüldüğü kuşakların henüz yaşlanma süreçlerinin başlarında bulunması. Bugün orta yaşlarda olan bu nesillerin önünde hâlâ onlarca yıllık bir yaşam dönemi bulunuyor. Dolayısıyla sağlık göstergelerindeki bozulmanın ulusal yaşam beklentisi üzerindeki tam etkisi ancak ilerleyen yıllarda daha net görülebilecek.
Araştırmacılar, mevcut eğilimlerin devam etmesi hâlinde Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun süreli bir yaşam beklentisi durgunluğu ya da doğrudan bir gerileme dönemine girebileceği uyarısında bulunuyor. Bu riskin arkasında ise yalnızca sağlık sistemine ilişkin sorunlar değil, aynı zamanda obezite oranlarındaki yükseliş, gelir eşitsizliği, ruh sağlığı problemleri, madde bağımlılığı ve toplumun farklı kesimleri arasındaki sağlık hizmetlerine erişim farkları gibi çok sayıda etken bulunuyor.
Uzun yıllar boyunca gelişmiş ülkelerin ortak özelliği, her yeni kuşağın bir öncekinden daha uzun yaşamasıydı. Ancak söz konusu araştırma, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu varsayımın artık geçerliliğini yitirmeye başlamış olabileceğini gösteriyor. Eğer mevcut eğilimler tersine çevrilemezse, gelecekte ilk kez bazı nesillerin ebeveynlerinden daha kısa yaşam süreleriyle karşı karşıya kalması ihtimali dahi göz ardı edilmiyor.
