Dünyanın En Büyük Doğa Sorunu: Tarım...
07:38:12
Tarlalar İçin Yok Edilen Doğa
Vahşi kaplanların, orkinosların ve yeşil deniz kaplumbağalarının koruma çalışmaları sayesinde yeniden toparlanabilmesi, doğadaki kayıpların geri döndürülemez olmak zorunda olmadığını gösteriyor. Bazı türlerin ve hayvan popülasyonlarının doğru koruma politikaları, avlanmanın sınırlandırılması ve yaşam alanlarının korunmasıyla yeniden güç kazanması, doğanın kendini toparlama kapasitesine dair önemli bir umut veriyor…
Ancak bu umut, biyolojik çeşitlilik kaybının temel nedenleri ortadan kaldırılmadığı sürece tek başına yeterli değil. Yeni bir rapor, dünyanın doğa kaybını tersine çevirmek istiyorsa öncelikle gıda üretim biçimini değiştirmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çünkü insanlığın artan gıda ihtiyacını karşılamak için tarım alanlarının sürekli genişletilmesi, ormanları, sulak alanları, otlakları ve diğer doğal yaşam alanlarını giderek daha fazla baskı altına sokuyor.
Sorun yalnızca daha fazla araziyi tarıma açmakla sınırlı değil. Doğal alanların tarım arazilerine dönüştürülmesi, bir ekosistemin bütün yapısını değiştirebiliyor. Ormanların kesilmesiyle yalnızca ağaçlar ortadan kalkmıyor; bu alanlarda yaşayan memelilerden kuşlara, böceklerden bitkilere kadar çok sayıda türün yaşam alanı da parçalanıyor. Üstelik birbirinden kopan yaşam alanları, hayvanların beslenme, üreme ve göç olanaklarını da daraltıyor.
Bu nedenle doğanın korunması konusunda tek tek türleri kurtarmaya yönelik çalışmalar kadar, o türlerin üzerinde yaşadığı alanları korumak da önem taşıyor. Bir kaplanı korumak, kaplanın yaşayabileceği geniş ormanlar yok edilmeye devam ediyorsa uzun vadede yeterli olmayabilir. Benzer biçimde deniz canlılarının korunması, deniz ekosistemlerini besleyen kıyı ve kara alanlarının üzerindeki baskının azaltılmasından bağımsız düşünülemiyor.
Yaban Hayatındaki Büyük Kayıp
Dünya Vahşi Yaşam Fonu’nun (WWF) hazırladığı rapor, bu baskının boyutunu ortaya koyan en geniş kapsamlı çalışmalardan biri. Araştırmacılar yaklaşık 36 bin hayvan popülasyonunu ve 5 binden fazla türü inceleyerek omurgalı yaban hayatına ilişkin şimdiye kadarki en büyük veri tabanlarından birini oluşturdu.
Veriler, 1970 ile 2022 yılları arasında izlenen omurgalı hayvan popülasyonlarının ortalama büyüklüğünün yüzde 73 oranında azaldığını gösteriyor. Bu oran, dünyadaki hayvanların yüzde 73’ünün yok olduğu anlamına gelmiyor. Ölçülen değer, izlenen popülasyonların ortalama büyüklüğündeki değişimi ifade ediyor. Ancak ortaya çıkan tablo yine de doğadaki baskının ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor.
Rapora göre doğa, “endişe verici bir ölçekte” bozulmaya devam ediyor ve kaybın yavaşladığını gösteren belirgin bir işaret bulunmuyor. Üstelik düşüş, dünyanın bütün bölgelerinde aynı hızda yaşanmıyor. Biyolojik çeşitliliğin en zengin olduğu tropikal bölgeler, aynı zamanda en ağır kayıpların görüldüğü yerler arasında bulunuyor.
Latin Amerika ve Karayipler bu açıdan en çarpıcı örneği oluşturuyor. Bu bölgelerde kara ve tatlı su yaban hayatı popülasyonları 1970 ile 2022 arasında ortalama yüzde 95 oranında azaldı. Afrika’da düşüş yüzde 80 olurken Avrupa ve Orta Asya’da yüzde 23 seviyesinde kaldı. Rakamlar arasındaki fark, doğa kaybının yalnızca küresel bir sorun olmadığını, özellikle tropikal ekosistemlerin çok daha ağır bir baskı altında bulunduğunu ortaya koyuyor.
Tarımsal Genişleme Ormanları Yok Ediyor
Bu kayıpların arkasındaki en önemli baskılardan biri, insanların gıda üretimi için doğal alanları tarıma açması. Dünya nüfusu büyürken ve gıda talebi artarken daha fazla üretim ihtiyacı ortaya çıkıyor. Ancak üretimi artırmanın yolu sürekli olarak yeni ormanları ve diğer doğal alanları tarım arazisine dönüştürmek olduğunda, ortaya çıkan sonuç doğrudan biyolojik çeşitlilik kaybına dönüşüyor.
Raporda yer verilen değerlendirmeye göre tarımsal genişleme, dünya genelindeki ormansızlaşmanın neredeyse yüzde 90’ından sorumlu. Bu oran, tarımın doğa üzerindeki etkisini anlamak açısından kritik bir gösterge. Çünkü ormansızlaşma yalnızca ağaç kaybı demek değil. Ormanla birlikte o ekosistemin sunduğu su düzenleme, karbon depolama, toprak koruma ve canlılara yaşam alanı sağlama gibi işlevler de zarar görüyor.
Özellikle tropikal ormanlar bu açıdan büyük önem taşıyor. Bu bölgelerde çok sayıda tür yalnızca belirli orman parçalarında veya belirli bitki topluluklarıyla birlikte yaşayabiliyor. Ormanın tarım alanına dönüştürülmesi, bu canlıların yaşam alanını doğrudan ortadan kaldırırken, geride kalan orman parçalarının birbirinden kopmasına da yol açıyor.
Tarım alanlarının genişlemesiyle oluşan baskı, yalnızca ormanın kesildiği noktada sona ermiyor. Yeni tarım alanları beraberinde yolları, sulama sistemlerini, depolama tesislerini ve diğer altyapıları da getirebiliyor. Böylece daha önce birbirine bağlı olan doğal yaşam alanları küçük parçalara ayrılıyor. Hayvanların hareket alanları daralıyor ve bazı türlerin farklı popülasyonlarla bağlantısı kesiliyor.
Bu durum, özellikle geniş yaşam alanlarına ihtiyaç duyan hayvanlar açısından ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Bir ekosistemin bütünüyle yok olması gerekmiyor; yaşam alanının parçalanması bile bazı türlerin uzun vadede ayakta kalmasını zorlaştırabiliyor.
Gıda Sistemi Kritik Eşik
Global Systems Institute‘ta araştırma görevlisi olan ve raporun ortak yazarları arasında yer alan Dr. Steve Smith, doğanın yeniden toparlanması açısından en büyük kazanımın sürdürülebilir ve sağlıklı bir gıda sisteminden gelebileceğini belirtiyor. Ancak mevcut gıda sisteminin, olumlu bir dönüm noktasına ulaşılması gereken alanların başında değil, tam tersine bu hedefe ulaşmaktan en uzak alanlardan biri olduğunu söylüyor.
Buradaki temel mesele daha fazla gıda üretip üretmemek değil, gıdanın nasıl üretildiği. İnsanlığın gıda ihtiyacı ortadan kalkmayacak. Dolayısıyla doğayı korumanın yolu tarımı durdurmak değil; aynı miktarda ya da daha fazla gıdayı daha az doğal alan kullanarak üretmenin yollarını bulmak.
Bu da verimliliğin artırılmasından mevcut tarım alanlarının daha iyi kullanılmasına, toprağın korunmasından su kaynaklarının daha dikkatli yönetilmesine kadar geniş bir değişim gerektiriyor. Aynı zamanda gıda israfının azaltılması da önem taşıyor. Üretilen gıdanın önemli bir bölümünün tüketilmeden kaybedildiği bir sistemde, yeni üretim alanları açmak için doğal alanların yok edilmesi daha da büyük bir çelişki yaratıyor.
Dolayısıyla biyolojik çeşitlilik krizinin çözümü yalnızca koruma alanlarını artırmak veya nesli tehlike altındaki hayvanları korumakla sınırlı değil. Doğanın bir bölümünü koruma altına alırken başka bir bölümünü tarım için yok etmeye devam etmek, sorunun yalnızca bir tarafını ele almak anlamına geliyor.
Doğayı Korumak Yetmiyor
Doğa koruma çalışmalarının başarıya ulaşabileceğini gösteren örnekler aslında umut veriyor. Kaplanların, orkinosların ve yeşil deniz kaplumbağalarının bazı bölgelerde yeniden güç kazanması, insan müdahalesinin yalnızca yıkıcı olmak zorunda olmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar isterse av baskısını azaltabiliyor, yaşam alanlarını koruyabiliyor ve türlerin yeniden çoğalmasına fırsat verebiliyor.
Ancak bu kazanımların kalıcı olması, daha büyük sistemin de değişmesine bağlı. Bir yandan belirli türleri korurken diğer yandan onların yaşam alanlarını tarım, altyapı veya başka insan faaliyetleri için sürekli küçültmek, elde edilen ilerlemeyi sınırlıyor.
Üstelik doğa kaybının bedeli yalnızca hayvanlar ve bitkiler tarafından ödenmiyor. Rapora göre küresel ekonominin yaklaşık yarısı doğaya ve ekosistemlerin sunduğu hizmetlere bağlı. 2023 yılında yaklaşık 58 trilyon dolar seviyesinde olduğu belirtilen küresel gayrisafi yurt içi hasılanın önemli bir bölümü, sağlıklı ekosistemlerin sunduğu su, toprak, tozlaşma, iklim düzenleme ve diğer doğal hizmetlerden yararlanıyor.
Bu nedenle biyolojik çeşitlilikteki çöküş artık yalnızca çevrecilerin veya bilim insanlarının gündemindeki bir sorun değil. Tarımsal üretimin geleceğinden gıda güvenliğine, ekonomiden insan refahına kadar çok daha geniş bir alanı ilgilendiriyor. Doğal sistemler zayıfladıkça, onları kullanan ekonomik sistemlerin de daha kırılgan hale gelmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Dünya bir yandan daha fazla gıda üretmeye çalışırken diğer yandan bu üretimin dayandığı doğal sistemi tüketirse, kısa vadeli kazanç uzun vadeli bir kayba dönüşebilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemin en kritik sorularından biri, daha fazla araziyi tarıma açıp açmayacağımız değil, mevcut kaynaklarla daha sürdürülebilir bir gıda sistemini nasıl kuracağımız olacak.
Kaplanların yeniden çoğalması ya da deniz kaplumbağalarının geri dönmesi, doğanın doğru koşullar sağlandığında kendini toparlayabildiğini gösteriyor. Fakat doğanın gerçekten toparlanabilmesi için tek tek türleri kurtarmanın ötesine geçmek gerekiyor. Ormanların, sulak alanların ve diğer doğal yaşam alanlarının tarımsal genişleme karşısında korunması, bu mücadelenin merkezinde yer alıyor.
Çünkü doğanın geleceğini belirleyecek olan yalnızca hangi hayvanları kurtarabileceğimiz değil, onların yaşayabileceği alanları ne kadar koruyabileceğimiz. Tarım büyürken doğanın sürekli küçülmesi sürdürülebilir bir denklem değil. Biyolojik çeşitlilik kaybını tersine çevirmek isteniyorsa, değişmesi gereken en önemli alanlardan biri de insanlığın gıda üretme biçimi.