e-BİLGİ, e-MAGAZİN, e-MÜZİK

Beş Kişilik Makine: Deep Purple

bes-kisilik-makine-deep-purple

Eski Sound Taklit Ediliyor...

09:25:12

Orijinal Kadro İle Yeni Kadrolar Arasındaki Fark

Müzikte “riff“, bir şarkının en akılda kalıcı ve tekrar eden kısa melodik veya ritmik motifidir. Genellikle gitarla özdeşleşse de bas, piyano, klavye veya üflemeli çalgılar tarafından da çalınabilir. Bir riff, şarkının omurgasını oluşturur; dinleyicinin birkaç nota duyar duymaz parçayı tanımasını sağlayan bölüm çoğu zaman riff’tir. Özellikle rock, hard rock, heavy metal ve blues türlerinde riff, şarkının kimliğini belirleyen en önemli unsurlardan biridir…

Riff ile solo arasındaki temel fark, riff’in sürekli tekrarlanan bir yapı olması, solonun ise müzisyenin teknik becerisini ve yorumunu öne çıkaran tek seferlik melodik bir bölüm olmasıdır. Örneğin Deep Purple‘ın “Smoke on the Water“, Black Sabbath‘ın “Iron Man" veya AC/DC‘nin “Back in Black" şarkıları, daha ilk birkaç notasında tanınabilen ikonik riff’leriyle müzik tarihine geçmiştir.

Don Airey ile Jon Lord arasındaki temel farklar

Riff" denildiğinde akla genellikle gitar gelir. Klavyeciler de riff yazabilir ama bu daha nadirdir. Don Airey‘in kariyerine baktığımızda, onu öne çıkaran şey riff yazarlığından çok klavye düzenlemeleri, atmosfer yaratması ve solo becerisidir.

Yine de birkaç örnek verilebilir:

Ozzy OsbourneMr. Crowley: Girişteki kilise orgu teması tamamen Don Airey‘e aittir. Teknik olarak bir klavye riff’i ya da ostinato sayılabilir. Ancak çoğu kişi bunu “intro" olarak tanımlar.
RainbowEyes of the World: Klavyenin tekrarlayan motifleri dikkat çekicidir ama şarkıyı taşıyan asıl unsur yine Ritchie Blackmore‘un gitar riff’idir.
Deep PurpleSometimes I Feel Like Screaming: Don Airey‘in klavyesi önemli rol oynasa da akılda kalan riff gitar üzerindedir.

Yani “Smoke on the Water" denince akla Ritchie Blackmore, “Jump" denince Eddie Van Halen, “The Final Countdown" denince Joey Tempest‘ın klavye riff’i gelir. Don Airey için ise müzik tarihine geçmiş, herkesin ilk birkaç notadan tanıyacağı böyle bir klavye riff’i söylemek zordur.

Onun uzmanlığı daha çok şunlardır:

* Virtüöz solo çalmak.
* Orkestral ve senfonik klavye katmanları oluşturmak.
* Hammond org ve synthesizer tonlarıyla şarkıyı zenginleştirmek.
* Başka bestecilerin fikirlerini mükemmel şekilde tamamlamak.

Bu yüzden Don Airey, “efsane riff yazarı“ndan ziyade “rock tarihinin en iyi klavyecilerinden ve en iyi eşlik/düzenleme ustalarından biri" olarak anılır.

İlginçtir ki, en çok hatırlanan melodisi olan “Mr. Crowley" introsu bile birçok kişi tarafından riff değil, org teması veya intro olarak değerlendirilir: Don Airey‘in ünü, ikonik riff’lerden çok olağanüstü klavye icrasına dayanıyor.

Deep Purple‘ın yeni gitaristi Simon McBride söz konusu olduğunda ise, bugüne kadar onu temsil eden, ilk birkaç notada herkesin tanıyacağı ikonik bir riff’i yok.

Bunun nedeni yeteneksiz olması değil tabii ki, kariyerinin doğası.

McBride son derece iyi bir blues-rock gitaristi, güçlü bir doğaçlamacı ve teknik olarak üst düzey bir müzisyen. Ancak kariyeri boyunca daha çok:

* yorumculuğu,
* tonu,
* soloları,
* canlı performansları

ile öne çıktı. “Bu riff’i Simon McBride yazdı." denebilecek, rock tarihine geçmiş bir örneği bulunmuyor.

Aslında bu durum Deep Purple tarihinde ilginç bir karşılaştırma yaratıyor:

Ritchie Blackmore: Smoke on the Water, Burn, Highway Star, Black Night, Speed King… Rock tarihinin en büyük riff yazarlarından biri.

Steve Morse: Teknik açıdan olağanüstü bir gitarist. Bazen “Ted the Mechanic" veya “Sometimes I Feel Like Screaming" gibi parçalarda güçlü riff’ler yazdı, ancak bunlar Blackmore‘un riff’leri kadar kültleşmedi.

Simon McBride: Şu ana kadar daha çok mevcut repertuvarı kendi tarzıyla yorumlayan ve güçlü solo gitarist kimliğiyle öne çıkıyor. Onu tanımlayan ikonik bir riff henüz oluşmuş değil.

Aslında bu sadece McBride‘ın değil, modern rock’ın genel bir sorunu. 1970’lerde Blackmore, Jimmy Page, Tony Iommi, Angus Young, Brian May gibi gitaristler birkaç notayla tanınan riff’ler yazıyordu. Günümüzde ise teknik seviye çok yükselmiş olsa da, bu ölçüde kalıcı riff yazan gitarist sayısı oldukça az.

Bu yüzden Simon McBride‘ı dinlediğimizde “müthiş çalıyor ama aklımda kalan bir riff yok" hissine kapılmamız gayet doğal. O, riff bestecisinden ziyade çok iyi bir icracı ve yorumcu profiline sahip bir gitarist. Bu açıdan Steve Morse‘a, Ritchie Blackmore‘dan daha yakın duruyor.

Solo gitarist Tommy Bolin ise biraz farklı bir yerde duruyor. Simon McBride‘dan daha yaratıcı bir besteciydi ama onu da “büyük riff yazarı" kategorisine koymak zor.

Gitaristin Deep Purple dönemine bakarsak:

* “Gettin’ Tighter" daha çok funk odaklı groove üzerine kurulu; unutulmaz bir riff’i yok.
* “Dealer“da akılda kalan gitar fikirleri var ama riff denince ilk akla gelen parçalardan değil.
* “Comin’ Home" açılış riff’i oldukça güçlü, fakat “Smoke on the Water" veya “Burn" ölçeğinde ikonikleşmedi.
* “Lady Luck" ve “Love Child" da daha çok şarkı yazımı ve melodileriyle öne çıkar.

Bolin‘in asıl gücü riff yazarlığından çok şu üç alandaydı:

* Blues, jazz ve fusion etkilerini rock gitarına doğal biçimde katabilmesi.
* Çok karakteristik bir ton ve vibratoya sahip olması.
* Doğaçlama yeteneği.

Örneğin Billy Cobham ile yaptığı Spectrum albümünü dinlediğinizde bunu açıkça hissedersiniz. Orada riff değil, akış, doğaçlama ve melodik ifade ön plandadır.

Deep Purple‘ın gitaristlerini bu açıdan sıralarsak tablo şöyle olur:

* Ritchie Blackmore: Çok büyük riff yazarı.
* Tommy Bolin: Güçlü besteci ve doğaçlamacı, ama büyük riff yazarı değil.
* Steve Morse: Teknik deha, zaman zaman iyi riff’ler yazdı ama kültleşmedi.
* Simon McBride: Olağanüstü icracı, ancak henüz kendisiyle özdeşleşmiş bir riff yok.

Bu da aslında Deep Purple‘ın Blackmore sonrası yaşadığı en büyük kimlik değişimlerinden biri. Blackmore yalnızca çok iyi gitar çalmıyordu; grubun DNA’sını oluşturan riff’lerin önemli kısmını yazıyordu. Sonraki üç gitaristin tamamı teknik açıdan çok üst düzey olsalar da hiçbiri rock tarihine damga vuran riff üretimi konusunda Blackmore’un seviyesine ulaşamadı.

Bence bu nedenle bugün Deep Purple denildiğinde hâlâ insanların zihninde canlanan ilk gitar cümleleri “Smoke on the Water“, “Highway Star“, “Burn“, “Black Night" ve “Woman from Tokyo" gibi hep Blackmore dönemine ait eserler oluyor. Bu, onun grubun müzikal kimliğindeki belirleyici rolünü gösteriyor.

Jon Lord için durum Don Airey‘den biraz farklı. Onu “riff makinesi" diye tanımlamak doğru olmaz ama rock tarihine geçmiş birkaç klavye riff’i ve motifi vardır.

En belirgin örnekler:

Lazy: Hammond orgla çaldığı açılış riff’i rock tarihinin en tanınmış klavye riff’lerinden biridir. Gitar riff’i kadar ikonik olmasa da Jon Lord‘un imzasıdır.
Rat Bat Blue: Açılıştaki Hammond teması yine güçlü bir klavye riff’i sayılabilir.
Hard Lovin’ Man: Org ve gitarın birlikte yürüttüğü riff yapısında Jon Lord‘un katkısı çok belirgindir.

Bunun dışında Jon Lord‘un asıl farkı riff yazmak değil, Hammond orgu adeta ikinci bir lead gitar gibi kullanmasıydı. Özellikle:

* “Highway Star
* “Burn
* “Space Truckin‘"
* “Fireball

gibi şarkılarda gitarla sürekli “call and response" (soru-cevap) yapar. Çoğu zaman Blackmore‘un riff’ini sadece akor basarak desteklemez; ona karşı ikinci bir melodik hat yazar.

Jon Lord‘u eşsiz yapan da buydu. Rock tarihinde pek çok klavyeci armoni doldururken, o Hammond‘ı distortion ile sürerek gitar kadar agresif çalabiliyordu.

Bu nedenle Deep Purple‘ın dört klavyecisini (Rod Evans dönemi hariç) şöyle ayrılabiliriz:

Jon Lord: İkonik Hammond tonu, birkaç unutulmaz klavye riff’i ve olağanüstü melodik fikirler.
Don Airey: Teknik olarak üstün, ancak hafızalara kazınmış riff’leri çok az.
Ritchie Blackmore: Grubun asıl riff mimarı.
Ian Paice: Bu riff’leri taşıyan groove’un temelini atan isim.

Yani Blackmore gitar için neyse, Jon Lord da Hammond orgun rock müziğindeki rolü için odur. Ancak Blackmore kadar çok sayıda “ilk notada tanınan riff" üretmedi. Jon Lord‘un mirası daha çok tonu, doğaçlamaları ve Hammond‘ı rock’ın başrol enstrümanlarından biri hâline getirmesidir. “Lazy" ise bunun en güçlü istisnasıdır.

Jon Lord için “Rock’a klavyeyi soktu" cümlesi tarihsel olarak tartışmalı olabilir ama “klavyeyi klasik hard rock’ın kurucu unsurlarından biri yaptı" dersek, buna itiraz etmek çok zor.

Saydığım isimlerin üçü de büyük müzisyen ama farklı kulvarlardalar:

Ray Manzarek, psychedelic ve blues rock eksenindeydi. The Doors‘un gitaristi bile tam zamanlı değildi; klavye zaten grubun merkezindeydi.
Keith Emerson, progresif rock’ın sınırlarını zorladı. Müziği klasik müzik ve cazdan çok besleniyordu.
Brian Auger ise jazz-rock ve soul tarafındaydı.

Bunların hiçbiri bugün insanların “classic hard rock" dediği omurgayı oluşturan müzisyenler değil.

Jon Lord ise tam tersine, Deep Purple ile birlikte hard rock’ın kurucu kadrosunun içindeydi. En önemli farkı da şu:

Blackmore ile Lord‘un rolleri neredeyse eşitti. Rock tarihinde çok az grupta klavyeci, gitaristle bu kadar eşit konumda olmuştur. Örneğin “Highway Star“ı dinlediğinizde gitar solosu kadar Hammond solosunu da beklersiniz. “Lazy" zaten neredeyse org üzerine kuruludur. “Child in Time“ın dramatik omurgasını Lord‘un Hammond’ı oluşturur. “Burn“de ise gitar ve org adeta düello yapar.

Bu yaklaşım daha sonra sayısız grubu etkiledi:

Ken Hensley (Uriah Heep)
Jon Oliva (Savatage)
Jens Johansson (Stratovarius)
Mic Michaeli (Europe)

Hepsi bir şekilde Jon Lord‘un Hammond anlayışından izler taşıyor.

Dolayısıyla durumu şöyle ifade edebiliriz:

Jon Lord, rock müziğe klavyeyi ilk sokan kişi olmayabilir; ancak klavyeyi klasik hard rock’ın vazgeçilmez ana enstrümanlarından biri hâline getiren en önemli isimdir.

Müzik tarihi açısından bu ifade hem daha doğru hem de onun etkisini daha iyi anlatıyor. Çünkü bugün Deep Purple‘ı gitardan bağımsız düşünemediğimiz gibi, Hammond orgdan da bağımsız düşünemiyoruz. 1970’lerde bu dengeyi kurabilen başka çok az grup vardı. Bu da Jon Lord‘u gerçekten ayrı bir yere koyuyor.

Highway Star" denince herkes önce Blackmore‘un neoklasik gitar solosunu anlatır. Haklılar da; rock tarihinin en büyük sololarından biridir. Ama aynı parçadaki Jon Lord solosunu teknik olarak incelersek, en az o kadar çarpıcıdır.

Lord‘un solosu birkaç açıdan çok özeldir:

Hammond org üzerinde barok müzik etkilerini kullanır. Özellikle Bach‘tan esinlenen hızlı diziler ve sekanslar duyulur.
1972 için inanılmaz agresif bir org tonuna sahiptir. Hammond neredeyse gitar gibi bağırır.
Solo sadece teknik gösteri değildir; şarkının yükselişini sürdürür ve enerjiyi düşürmez.

Aslında Blackmore da klasik müzikten besleniyordu. İlginç olan, aynı şarkıda iki müzisyen de Bach etkisini farklı enstrümanlarla yorumlar. Bu yüzden “Highway Star" yalnızca iyi bir hard rock şarkısı değil, klasik müzik estetiğinin rock’a uyarlanmasının en başarılı örneklerinden biridir.

Bir de psikolojik bir durum var. İnsan kulağı rock müzikte doğal olarak gitara odaklanıyor. Oysa Deep Purple‘da Hammond çoğu zaman ikinci gitar değil, bazen birinci gitar gibidir. Jon Lord‘un kullandığı Leslie kabini ve Marshall amfiler sayesinde Hammond‘ın frekansı gitarla aynı alana yerleşiyor. Bu yüzden birçok dinleyici orgun ne kadar karmaşık şeyler çaldığını fark etmiyor.

Benzer durum “Lazy" için de geçerli. O parçada açılışı tamamen Jon Lord yapıyor; yaklaşık iki dakikalık bölüm adeta bir Hammond gösterisi. Ama insanlar yine şarkıyı Blackmore‘un gitarıyla hatırlıyor.

İşin ilginç tarafı, Jon Lord da bundan hiç rahatsız olmuş bir müzisyen değildi. Röportajlarında sık sık grubun başarısını “beş kişilik bir makine" olarak tanımlardı. Oysa teknik açıdan bakıldığında, Hammond orgunu hard rock içinde onun kadar saldırgan, melodik ve virtüöz kullanan isimlerin sayısı gerçekten çok azdır. Bu nedenle birçok klavyeci için Jon Lord, gitaristler için Blackmore’un ifade ettiği anlama çok yakındır.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…
Etiketler: , ,
error: İçerik korunmaktadır !!