e-BİLGİ, e-MAGAZİN

ABD ve Grönland Gerçekleri

abd-ve-gronland-gercekleri

Grönland Tartışması Trump Dönemi Dış Politikasının Alışılmadık Yüzü...

08:52:36

Trump’ın Grönland Israrı Stratejik Kaygı mı Diplomatik Sınır Aşımı mı

1917 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Danimarka’dan Virgin Adaları’nı satın almasıyla sonuçlanan süreç, yalnızca bir toprak devri değil, aynı zamanda Kuzey Atlantik’teki güç dengelerini etkileyen stratejik bir mutabakat anlamına geliyordu. Bu anlaşmanın en dikkat çekici unsurlarından biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Grönland üzerindeki Danimarka egemenliğini açık ve bağlayıcı biçimde tanımasıydı. Söz konusu hüküm, dönemin jeopolitik kaygıları ve Arktik bölgenin giderek artan stratejik önemi düşünüldüğünde, uzun vadeli sonuçlar doğuran bir karar olarak öne çıktı…

Anlaşmanın hukuki zemini, 4 Ağustos 1916 tarihinde imzalanan ve her iki ülkenin parlamentoları tarafından onaylanan Danimarka Batı Hint Adaları Antlaşması ile oluşturuldu. Bu metin, Virgin Adaları’nın 25 milyon dolar karşılığında Amerika Birleşik Devletleri’ne devrini düzenlerken, ek bir beyannameyle Grönland meselesine de açıklık getiriyordu. Beyannamede, Amerika Birleşik Devletleri’nin Danimarka’nın Grönland’ın tamamı üzerindeki siyasi ve ekonomik çıkarlarını genişletmesine itiraz etmeyeceği açıkça ifade ediliyordu. Böylece, daha önce net biçimde tanımlanmamış olan egemenlik meselesi iki devlet arasında resmiyet kazanmış oluyordu.

Bu hükmün önemi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Grönland üzerindeki tarihsel iddiaları göz önünde bulundurulduğunda daha iyi anlaşılır. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında, Charles Francis Hall ve Robert Peary gibi Amerikalı kâşiflerin bölgedeki keşif faaliyetleri, Washington’da bazı çevrelerin Grönland’ın belirli kısımları üzerinde tarihsel hak iddia edilebileceği yönünde görüşler geliştirmesine yol açmıştı. Özellikle Robert Peary’nin Kuzey Kutbu’na ulaştığı iddiası ve seferleri, Amerikan kamuoyunda Arktik coğrafyaya yönelik ilgiyi artırmıştı. Ancak bu keşifler, uluslararası hukuk açısından egemenlik tesis etmek için yeterli kabul edilmiyordu.

Danimarka ise 18. yüzyıldan itibaren Grönland’da kurduğu idari yapı, ticaret tekelleri ve misyoner faaliyetleriyle fiili bir egemenlik tesis etmişti. 20. yüzyılın başına gelindiğinde Kopenhag, adanın tamamı üzerinde tek meşru otorite olduğunu uluslararası alanda daha net biçimde kabul ettirme çabasındaydı. Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan 1916 tarihli antlaşma, bu hedef açısından son derece kritik bir diplomatik kazanım sağladı. Zira dönemin yükselen gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin açık tanıması, diğer devletlerin olası itirazlarının da önünü büyük ölçüde kapattı.

Anlaşmanın zamanlaması da tesadüfi değildi. Birinci Dünya Savaşı devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri henüz savaşa resmen katılmamış olsa da, Atlantik güvenliği Washington için giderek daha önemli hale gelmişti. Virgin Adaları, Panama Kanalı’na giden deniz yolları üzerinde stratejik bir konuma sahipti ve olası bir Alman yayılmasına karşı korunması gerekiyordu. Danimarka ise tarafsız bir ülke olarak, kolonilerini büyük güçlerin çatışmasından uzak tutmak istiyor, aynı zamanda ekonomik kazanç elde etmeyi hedefliyordu. Bu karşılıklı çıkarlar, anlaşmanın hızla sonuçlanmasını sağladı.

Antlaşma, 17 Ocak 1917’de her iki ülkenin onay belgelerini karşılıklı olarak imzalamasıyla hukuken kesinlik kazandı. Ardından Amerika Birleşik Devletleri, 31 Mart 1917 tarihinde Virgin Adaları’nı resmen devraldı. Aynı yılın nisan ayında Washington’un Birinci Dünya Savaşı’na girmesi, bu adımın stratejik değerini daha da belirgin hale getirdi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, Karayipler’deki askeri ve denizcilik varlığını güçlendirirken, Danimarka da Grönland üzerindeki egemenliğini güçlü bir uluslararası onayla pekiştirmiş oldu.

Uzun vadede bakıldığında, bu anlaşma Grönland’ın statüsünü belirleyen en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Daha sonraki yıllarda Norveç’in Doğu Grönland üzerindeki iddiaları ve bu meselenin Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na taşınması sürecinde, 1916–1917 mutabakatı Danimarka lehine güçlü bir hukuki dayanak olarak kullanıldı. Dolayısıyla Virgin Adaları’nın satışı, yalnızca Karayipler’e ilişkin bir gelişme değil, Arktik coğrafyanın siyasi geleceğini de şekillendiren bir karar oldu.

Bu yönüyle anlaşma, 20. yüzyıl başında büyük güçlerin toprak, güvenlik ve egemenlik kavramlarını nasıl pragmatik biçimde ele aldıklarının somut bir örneği olarak tarih literatüründeki yerini korumaktadır.

Başkan Trump’ın Grönland Hakkındaki Tutumu Normal mi?

Bu tutumu birkaç katmanda değerlendirmek gerekir; tek başına “normal” ya da “anormal” demek eksik kalır.

Öncelikle Donald Trump’ın Grönland’a yönelik ısrarı, klasik diplomatik dil ve yöntemler açısından alışılmadık bir yaklaşımdır. Egemen bir toprak parçasının satın alınmasını kamuoyu önünde, doğrudan ve pazarlık tonu ağır basan bir söylemle gündeme getirmek, modern uluslararası ilişkilerde pek rastlanan bir durum değildir. Bu yönüyle bakıldığında, alışılmış diplomatik normların dışına çıktığı açıktır.

Bununla birlikte, stratejik akıl açısından konu tamamen irrasyonel değildir. Grönland, askeri, jeopolitik ve ekonomik boyutları olan bir coğrafyadır. Kuzey Atlantik ve Arktik hattında erken uyarı sistemleri, balistik füze savunması ve hava-deniz kontrolü açısından kritik bir konumda yer alır. Soğuk Savaş’tan bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgede askeri varlığı bulunur ve bu varlık hiçbir zaman sembolik olmamıştır.

İkinci boyut, Arktik’teki güç rekabetidir. Rusya ve Çin’in son yıllarda kuzey kutup çevresindeki askeri ve ekonomik faaliyetleri, Washington’da ciddi bir stratejik baskı yaratmıştır. Trump’ın söylemi, bu rekabeti doğrudan ve kaba bir dille ifade etme biçimi olarak okunabilir. Yani talep, bir anda ortaya çıkmış kişisel bir heves değil; uzun süredir var olan stratejik kaygıların sert bir dışavurumudur.

Ancak Trump’ın yaklaşımını “normal” olmaktan uzaklaştıran asıl unsur, yöntemi ve dili olmuştur. Daha önce Amerika Birleşik Devletleri, bu tür hedefleri açık satın alma söylemleri yerine uzun vadeli anlaşmalar, askeri iş birlikleri, ekonomik bağımlılık ve diplomatik baskı mekanizmalarıyla ilerletmiştir. Trump ise bu örtük stratejileri neredeyse emlak pazarlığına benzer bir üslupla kamuoyuna taşıdı. Bu durum, müttefik ilişkilerinde güvensizlik yarattı ve konunun ciddiyetini gölgeledi.

Bir diğer önemli unsur iç politika boyutudur. Trump, dış politika başlıklarını sıklıkla iç kamuoyuna mesaj vermek için kullandı. “Amerika çıkarlarını her şeyin önüne koyan lider” imajını güçlendirmek adına, alışılmadık çıkışlar yapmayı tercih etti. Grönland söylemi de bu bağlamda, rasyonel stratejiden çok siyasi marka oluşturma aracı olarak işlev gördü.

Tarihsel açıdan bakıldığında, Amerika Birleşik Devletleri’nin toprak satın alma fikri tamamen yabancı değildir. Louisiana, Alaska ve Virgin Adaları örnekleri bunun kanıtıdır. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra uluslararası hukuk, self-determinasyon ve egemenlik kavramları çok daha katı bir çerçeveye oturmuştur. Bu nedenle geçmişte “normal” sayılabilecek bir yöntem, günümüz dünyasında siyasi olarak son derece sorunlu algılanmaktadır.

Özetle, Grönland’ın stratejik değerine dikkat çekilmesi normaldir; hatta kaçınılmazdır. Ancak Donald Trump’ın bunu dile getirme biçimi, zamanlaması ve üslubu, modern diplomasi açısından sıra dışı ve sorunlu kabul edilir. Bu yüzden mesele “akıl dışı” değil, fakat “alışılmış ve kabul görmüş” bir davranış da değildir.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…
Etiketler: ,
error: İçerik korunmaktadır !!

Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home1/tayfun58/e-eglence.org/wp-includes/functions.php on line 5481