e-HABER, e-MAGAZİN

Elizabeth Holmes’un Yeni Hikâyesi

elizabeth-holmesun-yeni-hikayesi

Bir Dolandırıcının Yeni Hikâyesi...

07:15:03

Elizabeth Holmes’un En Tuhaf Belgeseli

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim’ın ortak yönetmenliğini üstlendiği You Can See Everything, 2026 Telluride Film Festivali’nde izleyicilerden gizlenen sürpriz bir gösterimle dünya prömiyerini yaptı. Yaklaşık 174 dakika süren film, yalnızca Elizabeth Holmes’a sağladığı olağanüstü erişim nedeniyle değil, belgesel sinemanın sınırlarını zorlayan anlatım biçimi nedeniyle de festivalin en çok konuşulan yapımlarından biri haline geldi…

Filmin asıl çarpıcı tarafı ise Holmes’un hayatına dair daha önce anlatılmamış bazı ayrıntıları ortaya çıkarmasından çok, bunu kimin ve nasıl yaptığı. Bir dönem Silikon Vadisi’nin en parlak girişimcilerinden biri olarak sunulan, daha sonra ise tarihin en büyük kurumsal dolandırıcılık vakalarından birinin merkezindeki isim haline gelen Holmes, bu kez hayatını anlatmak için geleneksel bir belgesel ekibiyle karşı karşıya değil. Kameranın arkasında, absürt komedi anlayışıyla tanınan Nathan Fielder ve genç kuşağın dikkat çeken belgesel yönetmenlerinden Lance Oppenheim bulunuyor.

Bu sıra dışı buluşmanın başlangıcı da en az filmin kendisi kadar dikkat çekici.

Holmes, yatırımcıları dolandırmaktan aldığı 11 yıllık hapis cezasını çekmek üzere cezaevine teslim olmasından yalnızca 34 gün önce, Güney Kaliforniya’daki kiralık evine bir kamera ekibini kabul etti. Amacı, kamuoyundaki imajını yeniden şekillendirmek ve yıllardır kendisi hakkında oluşturulan anlatıya kendi perspektifini eklemekti. Ancak bunun için seçtiği isimler, klasik anlamda “güvenli” tercihler değildi.

Karşısında Nathan Fielder vardı.

Fielder, özellikle Nathan for You ile insanların gerçek hayatlarını son derece ciddi bir yüz ifadesiyle absürt durumların içine sürükleyen, gerçeklik ile kurgu arasındaki çizgiyi bilinçli olarak bulanıklaştıran bir komedyen olarak tanınıyor. Lance Oppenheim ise gerçek insanların hayatlarını, toplumsal yapıları ve Amerikan kültürünün sıra dışı köşelerini inceleyen filmleriyle bilinen bir yönetmen. İkilinin Holmes gibi son derece tartışmalı bir figürle bir araya gelmesi, daha en başından alışılmış bir biyografik belgeselden farklı bir şey ortaya çıkacağının işaretini veriyordu.

Nitekim proje kısa sürede planlanan sınırların dışına çıktı.

Başlangıçta Fielder’ın kamera önünde yer alması düşünülmüyordu. Komedyen, daha çok yapımın arkasında bulunacak, Oppenheim’ın yönetmenliğine katkı sağlayacaktı. Fakat Holmes ve partneri Billy Evans ile gerçekleştirilen görüşmeler ilerledikçe ortaya çıkan etkileşimlerin giderek daha tuhaf, beklenmedik ve rahatsız edici bir hal aldığı görüldü. Fielder yalnızca kameranın arkasında kalmak yerine filmin önemli karakterlerinden birine dönüştü.

Sonuç, üç yıla yayılan bir yapım süreci ve belgesel türünün geleneksel kurallarını sorgulayan, yaklaşık üç saatlik bir film oldu.

You Can See Everything’ın Telluride gösterimi de filmin ruhuna uygun biçimde gerçekleşti. Filmin adı ve gösterimi, seyirciler salondaki yerlerini alana kadar festival programında açık biçimde duyurulmadı. Böylece izleyiciler, karşılarında ne göreceklerini tam olarak bilmeden filme girdiler. Festivaldeki sürpriz gösterim, Holmes’un kamuoyundan uzak tutulmaya çalışılan hayatının yeni bir bölümünü açığa çıkarırken filmin kendisi de seyirciyi son derece mahrem bir alanın içine taşıdı.

Filmin A24 tarafından 16 Ekim’de sinemalarda gösterime sokulması planlanıyor.

Ancak You Can See Everything’ı asıl farklılaştıran unsur yalnızca Holmes’un kameralar karşısına geçmesi değil. Film, Holmes ile Fielder arasındaki uzun ve yoğun konuşmaları son derece yakın plan görüntülerle aktarıyor. Kamera, Holmes’un yüz ifadelerine, duraksamalarına ve konuşurken sergilediği küçük hareketlere alışılmadık derecede yaklaşıyor. Böylece seyirci yalnızca Holmes’un ne söylediğini değil, söylediği şeyleri nasıl söylediğini de izlemek zorunda kalıyor.

Bu yaklaşım, filmin temel sorularından birini de ortaya çıkarıyor: Bir insanın kendi hikâyesini anlatmasına izin verdiğinizde, gerçekten onun gerçeğine mi ulaşırsınız, yoksa yalnızca kendisi hakkında oluşturmak istediği yeni bir anlatıya mı tanık olursunuz?

Holmes’un durumunda bu soru özellikle önemli.

Theranos’un kurucusu, yıllarca kendisini geleceğin sağlık teknolojisini değiştirecek vizyoner bir girişimci olarak sundu. Şirketin geliştirdiğini iddia ettiği kan testi teknolojisi, tek bir damla kandan çok sayıda tıbbi test yapılabileceği vaadiyle milyarlarca dolarlık yatırım çekti. Holmes’un siyah balıkçı yakaları, düşük perdeli sesi ve Steve Jobs ile karşılaştırılan sunum tarzı, Silikon Vadisi’nin girişimcilik kültürünün sembollerinden biri haline geldi.

Daha sonra bu hikâyenin büyük bölümünün gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı.

The Wall Street Journal’da 2015 yılında yayımlanan araştırma haberleri, Theranos’un kan testi teknolojisiyle ilgili iddialarını ciddi biçimde sorguladı. Şirketin değeri hızla çöktü, Holmes hakkında hukuki süreç başladı ve Theranos sonunda faaliyetlerini durdurdu. Holmes yatırımcıları dolandırmaktan mahkûm edildi ve 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

İşte You Can See Everything, bu hikâyenin herkesin bildiği kısmından sonra başlıyor.

Film, Holmes’un cezaevine girmeden hemen önceki dönemini izlemekle kalmıyor; cezasını çektiği Bryan, Teksas’taki Federal Cezaevi Kampı’ndan sonraki planlarına da uzanıyor. Holmes ve Billy Evans’ın, Theranos’un çöküşünün ardından şirketi yeni ve geliştirilmiş bir biçimde yeniden piyasaya sürme planları yaptığı ortaya çıkıyor.

Bu ayrıntı, belgeselin en şaşırtıcı noktalarından biri.

Çünkü Theranos’un hikâyesi dışarıdan bakıldığında tamamlanmış bir trajedi gibi görünüyor: yükseliş, skandal, çöküş, mahkûmiyet ve hapis. Oysa film, Holmes’un hikâyeyi bu şekilde kapatmadığını gösteriyor. Onun açısından mesele yalnızca geçmişte ne olduğuyla ilgili değil; gelecekte kendisini nasıl yeniden konumlandırabileceğiyle de ilgili.

Bu noktada film, basit bir biyografi olmaktan çıkıp Holmes’un kendisini yeniden inşa etme çabasının gözlemlendiği bir çalışmaya dönüşüyor.

Kamera önünde anlatılamayan veya doğrudan görüntülenemeyen bazı olaylar ise yaratıcı canlandırmalarla aktarılıyor. Hatta Fielder, Holmes’un cezaevine teslim olmasından yaklaşık iki hafta önce eve taşınıyor. Böylece film ekibi, dışarıdan bakıldığında bir belgesel ekibinin normal koşullarda erişemeyeceği kadar özel anların tanığı haline geliyor.

Fielder’ın kendisi bile bu deneyimin sınırlarını anlamakta zorlandığını kabul ediyor.

Telluride’deki gösterimin ardından düzenlenen soru-cevap bölümünde, “Neden orada olduğumu bilmiyorum” diyen Fielder, film boyunca Holmes’a kameraları kapatması için pek çok fırsat verdiklerini anlattı. Buna rağmen yaşananların kendisini derinden etkilediğini belirterek, “Bugüne kadar yaşadıklarımı anlamakta gerçekten zorlanıyorum” dedi. Filmin izleyiciyle buluşmasını sabırsızlıkla beklediğini söyleyen Fielder, insanların filmi izledikten sonra kendisinin yaşadığı deneyimi anlamasına yardımcı olmasını umduğunu ifade etti.

Bu sözler, filmin yalnızca Holmes hakkında olmadığını da gösteriyor.

Bir anlamda You Can See Everything, Holmes’u gözlemlemeye çalışan insanların da gözlemlendiği bir film. Fielder ve Oppenheim, karşılarındaki kişinin anlatısını çözmeye çalışırken zaman zaman kendi yöntemlerinin sınırlarıyla karşılaşıyor. Holmes’un söylediklerinin ne kadarına inanılabileceği, ne kadarının stratejik bir anlatı olduğu veya ne kadarının gerçekten onun dünyayı algılama biçimini yansıttığı konusunda kesin bir cevap vermek yerine seyirciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyorlar.

Bu belirsizlik, Holmes’un daha önceki ekran temsilleri düşünüldüğünde daha da anlamlı.

Holmes daha önce Alex Gibney’nin yönettiği 2019 tarihli The Inventor: Out for Blood in Silicon Valley belgeselinin ve 2021 yapımı Valley of Hype: The Culture That Built Elizabeth Holmes filminin konusu olmuştu. Ayrıca Amanda Seyfried’in Holmes’u canlandırdığı Hulu mini dizisi The Dropout, 2022 yılında onun hikâyesini dramatik bir kurguya dönüştürdü.

Ancak Holmes bu yapımların hiçbirinde hikâyenin anlatım sürecine bugünkü ölçekte katılmadı.

Dolayısıyla You Can See Everything, Holmes’un ilk kez kendi anlatısını uzun süreli ve son derece doğrudan biçimde kurabildiği bir çalışma olma özelliğini taşıyor.

Holmes, Mayıs 2023’te The New York Times’ta yayımlanan ve “Liz Holmes, Elizabeth’i Unutmanızı İstiyor” başlığını taşıyan haber için de röportaj vermişti. Ancak Holmes ve Billy Evans, haberde Holmes’un sözlerinin ve kişiliğinin sunuluş biçimine itiraz ediyor. Film, bu tartışmayı da ele alıyor. The New York Times haberinin arkasında dururken Fielder, yazının muhabiri Amy Chozick’e ulaştığını ve Chozick’in de haberini savunduğunu aktarıyor.

Böylece film yalnızca “Elizabeth Holmes ne söylüyor?” sorusuyla yetinmiyor. “Elizabeth Holmes hakkında daha önce anlatılan hikâyeyi kim kontrol ediyor?” sorusunu da gündeme getiriyor.

Bu, belgeselin en ilginç katmanlarından biri.

Çünkü gerçek kişiler hakkında yapılan belgesellerde kamera hiçbir zaman tamamen tarafsız değildir. Kamerayı kimin tuttuğu, hangi sorunun sorulduğu, hangi sessizliğin filmde bırakıldığı ve hangi görüntünün kullanılmadığı, anlatının kendisini şekillendirir. You Can See Everything bu gerçeği gizlemek yerine adeta filmin merkezine yerleştiriyor.

Fielder’ın Holmes’un hayatına bu kadar yaklaşması da bu nedenle filmin en sıra dışı tercihlerinden biri. Komedyenin alışılmış ekran kişiliği ile Holmes’un ciddi, kontrollü ve tartışmalı kamu imajı yan yana geldiğinde ortaya kolayca sınıflandırılamayan bir ilişki çıkıyor. Seyirci zaman zaman bir röportaj izlediğini, zaman zaman bir gözlem belgeselinin içinde bulunduğunu, zaman zaman da gerçek ile kurgu arasındaki çizginin nereye çekildiğini anlamakta zorlanıyor.

Oppenheim’ın önceki çalışmalarında görülen gözlemci yaklaşım ile Fielder’ın absürt mizah anlayışı burada birbirine karışıyor. Florida’daki emeklilik topluluğu The Villages’ı konu alan Some Kind of Heaven ile dikkat çeken Oppenheim, sıradan görünen hayatların altında bulunan tuhaflıkları ortaya çıkarmasıyla tanınıyor. Fielder ise gerçek insanların davranışlarını kontrollü ve çoğu zaman rahatsız edici sosyal deneylere dönüştürmesiyle biliniyor. Holmes gibi zaten başlı başına gerçeküstü bir hikâyeye sahip bir karakterle karşılaştıklarında, bu iki yaklaşımın birleşmesi kaçınılmaz olarak alışılmadık bir sonuç doğuruyor.

Filmin yapımcılarının bile ortaya çıkan sonuca ilişkin ortak bir açıklama geliştirmekte zorlanmış olması bu açıdan anlamlı.

Fielder, film tamamlandıktan sonra “Hepimiz zekiyiz, işimizin en üst seviyesinde çalışıyoruz, ancak evde neler olup bittiği konusunda kimse bir fikir birliğine varamadı” dedi. Ardından, “Bu da bizi devam etmeye itti” sözleriyle projenin neden beklenenden çok daha uzun ve kapsamlı bir çalışmaya dönüştüğünü anlattı.

Belki de You Can See Everything’ın en güçlü yanı tam olarak burada yatıyor.

Film, Elizabeth Holmes’un suçlu olup olmadığına dair yıllardır bilinen tartışmayı yeniden çözmeye çalışmıyor. Theranos’un nasıl çöktüğünü de baştan sona anlatmıyor. Bunun yerine, büyük bir teknoloji skandalının merkezindeki bir insanın, bütün bunlardan sonra kendisi hakkında yeni bir hikâye kurmaya çalışırken nasıl göründüğünü izliyor.

Bu nedenle film, Holmes’un savunması olarak da okunabilir, onun kendisini yeniden pazarlama çabalarının eleştirisi olarak da. Hatta daha rahatsız edici bir ihtimal var: Belgesel, seyircinin bu ikisinden hangisinin doğru olduğuna hiçbir zaman tamamen karar verememesini amaçlıyor olabilir.

174 dakikalık süresi de düşünüldüğünde You Can See Everything, klasik anlamda hızlı tüketilecek bir belgesel değil. Film, izleyiciyi Holmes’un dünyasında uzun süre tutuyor; onun konuşmalarına, sessizliklerine, çevresindeki insanlarla ilişkisine ve geleceğe ilişkin planlarına geniş bir alan açıyor.

Bu yaklaşım, Elizabeth Holmes hikâyesinin belki de en az bilinen tarafını görünür kılıyor: Theranos çöktü, şirket ortadan kalktı ve Holmes hapse girdi; ancak Holmes’un kendi hikâyesi onun zihninde henüz sona ermiş değil.

Tam tersine, yeni bir başlangıç ihtimali hâlâ masada.

Ve You Can See Everything, seyirciyi tam da bu noktada rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakıyor: Bir insan geçmişteki büyük bir başarısızlığın, hatta ağır bir suçun ardından kendi hikâyesini yeniden yazmaya başladığında, onu dinlemek gerçeği anlamanın bir yolu mudur, yoksa yeni bir anlatının parçası olmak mı?

Filmin adı olan You Can See Everything  -“Her şeyi görebilirsin”- bu açıdan ironik bir anlam da taşıyor. Çünkü kamera ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, bir insanın zihninin içini gerçekten göremiyorsunuz. Elizabeth Holmes’a daha önce hiç olmadığı kadar yaklaşmak mümkün olabilir; ancak onun ne düşündüğünü, neye inandığını ve anlattıklarının ne kadarının kendi gerçeği olduğunu kesin olarak bilmek hâlâ mümkün değil.

Belki de filmin asıl meselesi tam olarak bu: Her şeyi görebilirsiniz, ama gördüğünüz her şeyi anlayabileceğinizin garantisi yoktur.

Not: Elizabeth Holmes olayına ait geçmiş yazılarımıza BURADAN erişebiliriniz.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen çevrenizle paylaşınız…
error: İçerik korunmaktadır !!